WEB SİTESİ'nin İDEOLOJİSİ

Bu sitenin ideolojisi "Anadolu Solu temelinde Çağdaş Sosyal Demokrasidir" .

Anadolu Solu, kökleri Anadolu Hümanizmasına (insancıllığına) uzanan, M. Kemal Atatürk ve Anadolu Ulusal Devrimi ile can bulan, süreklilik içindeki gelişim sürecinde ete kemiğe bürünerek, çağdaş sosyal demokrasi ile insan, sevgi ve bilgi odağında bütünleşen bir siyaset anlayışıdır.

Anadolu Solu'nun özü insandır. Bu siyaset anlayışı, Türkiye siyasetinde insan, sevgi ve bilgi bütünselliğini merkez kabul eden yeni bir açılımdır. Bu açılımda, insan, sevgi ve bilgi bütünselliğinin, Kemalizm'in ana felsefi dayanağı olan, bilim ve bilimsel düşüncenin üstünlüğü temelinde yüceltilmesi iddiası ortaya konulmaktadır.

Anadolu Solu, M. Kemal ve Anadolu Ulusal Devrimi (6 Ok ve Tamamlayıcı İlkeleri) ile can bulmuştur. Atatürk'ün düşünce veya söylemleri, insancıllık (hümanizm) açısından incelendiğinde, O'nun insanın yüceliğini, değerini ve üstünlüğünü muhteşem bir biçimde ön planda tuttuğu görülmektedir.

Örneğin Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti için hazırlanan ve kendisine sunulan "Devlet Arması" önerilerinden hiç birini beğenmemiş ve düşüncesini aşağıdaki ifadelerle ortaya koymuştur:

-"Bunlardan hiç biri, bugünkü dünyamızın içinde kurulan bir devletin arması olamaz. Devlet armasını, sembolik bir insan başı olarak temsil etmeli." (Afetinan, Atatürk'ten Hatıralar)

-"Her şeyin kaynağı insan zekasıdır. Siz bana bir zeka sembolü arayınız!... Sembol... sembol... sembol... İnsan zekasıdır sembol! (Ankara: 1926, Atay, Falih Rıfkı)

Yine aynı çerçevede:
-"Böyle mi olmalıydı... Ne gerek vardı buna?... Zavallı insanlık!..." (Dumlupınar'da savaş alanını gezerken dudaklarından dökülen sözler: 31 Ağustos 1922)

-"Türk siyasetinin esaslı ilkeleri, barış ve insan severliktir. Biz bunlar için çalışıyoruz" (Ankara: 5 Kasım 1931, Milliyet)

-"İnsanlıkta mutluluk... insanoğullarının birbirine yaklaşması, insanların birbirini sevmesi, hepsinin temiz duygu ve düşüncelerini birleştirilmesiyle olacaktır." (İstanbul: 2/3 Eylül 1936)

Atatürk'ün dünyasında, insanın böylesine muhteşem bir değere sahip olmasının kaynağı araştırıldığında, şu gerçek ortaya çıkmaktadır:

13.y.y. Anadolu'sunda geliştirilen Anadolu insancıllığının, insan, sevgi ve bilgi odaklı dünya görüşü, Atatürk'ün yetiştiği dönemde, Rumeli başta olmak üzere, Osmanlı coğrafyasının önemli bir bölümünde esasen bir yaşam biçimine dönüşmüş durumdaydı. Bu nedenle Atatürk'ün söylemlerinden fışkıran, insana, sevgiye, bilgiye, dayanışmaya, barışa, özgürlüğe ve eşitliğe ait değerleri, düşünceleri ve güzellikleri, söz konusu dünya görüşünden soyutlamak mümkün değildir. Bir diğer anlatımla Atatürk'teki insanın yüceliği ve üstünlüğü düşüncesi, Anadolu İnsancıllığına dayanmaktadır.

Sonraki bölümlerde de açıkça görüleceği gibi, Atatürk'ün söylediği hemen her sözde, attığı hemen her adımda, Anadolu İnsancıllığı dünya görüşünü geliştiren filozof, düşünür ya da ozanlarının etkileri tespit edilmektedir.

Anadolu insancıllığının, insanlık tarihi açısından, son derece değerli olduğu bilinmelidir. Çünkü Anadolu insancıllığı çığırında, insan, sevgi ve bilgi odaklı düşünce akımı esas olmuştur. Bu düşünce akımı, Anadolu'da bir dünya görüşüne dönüşmüştür. Bu dünya görüşünde insan sevgisi, Tanrı sevgisiyle eşdeğer tutulmuştur. İnsana hizmetin en büyük ibadet olduğu kabul edilmiştir. Bu nedenle insana, ama öncelikle de yoksula, ezilene sahip çıkılması gerektiği savunulmuştur. Bu arada, paylaşım ve sosyal adalet bağlamında, toprak reformu dahi önerilmiştir. İnsanların birbirine dostlukla bakmaları, dertte, yazgıda, kıvançta, sevgide ortak olmaları, dayanışma içinde bulunmaları, insan olmanın başlıca erdemleri olarak görülmüştür. Bu dünya görüşü, özgürlük sevgi, barış, dayanışma, hak, adalet, dürüstlük, dostluk, bilgi ve aydınlık içeren düşüncelerle dopdoludur. Özünde, gericiliğe, yobazlığa, bilgisizliğe, karanlığa, ve durağanlığa karşı çıkma, hatta direnme anlayışı egemendir. Bu dünya görüşünün derinliğine inildiğinde, hem de 13. y.y. Anadolu'sunda, metafizik (doğa ötesi) düşüncenin, yani öbür dünya düşüncesini önde tutma anlayışının aşılmak istendiği; buna karşılık, gerçeği bu dünyada arama anlayışının ön plana çıkarılmaya çalışıldığı tespit edilmektedir.

Anadolu Solu'nun ete, kemiğe bürünme süreci, Atatürk'ün doktrini reddeden, bilim ve bilimsel düşünce ile aklı esas alan anlayışı çerçevesinde gelişmiştir.

"Doktrinler konusuna gelince: Ben asla doktrin (öğreti) istemem. Doktrinler insanları ve toplumları bir noktada dondurup bırakırlar, şartlandırırlar, bir takım kırılması son derece güç kalıpların içine sokarlar. Bu nedenle diyorum ki doktrin istemem, donar kalırız; biz yürüyüş halindeyiz. Devamlı yürüyecek, devamlı gelişecek, devamlı mutluluklar arayıp bulacağız. Türk milleti buna layıktır." (Ankara: 2/3 Ocak 1932)

"Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır... Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilim rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar".

Atatürk'ün bilim ve bilimsel düşünce ile aklı ön planda tutan anlayışını yansıtan bu sözleri, aynı zamanda, insan varlığına doğaya ve evrene, bilimsel açıdan nasıl bakılması gerektiğinin de çarpıcı örneklerini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda, Atatürk'ün doğmaları yıkarak, aklın özgürleşmesinin ve insandaki yaratıcılık ediminin önünün açılmasını istediği anlaşılmaktadır. İşte bunun için Atatürk, insanı, doğayı ve evreni kavrama, her türlü sorunun nedenini anlama ve çözüm bulma yolunu, bilim ve bilimsel düşünce temeline oturtmaktadır. İşte Anadolu Solu, böyle bir anlayış çerçevesinde ete, kemiğe bürünme sürecini yaşamıştır.

Anadolu Solu'nun yüzü geçmişe değil, geleceğe dönüktür; yeniliğe, değişime, mutluluğa ve umuda yöneliktir. İnsan, sevgi ve bilgi bütünselliğini, bilim ve bilimsel düşünce temelinde yüceltme iddiasını ortaya koymaktadır. Bu nedenle Atatürk'ün aşağıdaki düşüncesi, Anadolu

Solu siyaset anlayışındaki iddianın, başka bir ifadesi olarak kabul edilmelidir:
"Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin emir ve gereklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir"

13'üncü y.y. Anadolu'sunda, insan, sevgi ve bilgi odaklı dünya görüşünün geliştirilmesine katkı yapan kimi ünlü filozof, düşünür ve ozanları Atatürk'ün söz konusu düşüncesinde kastedilen şeyhlerle, dervişlerle bir tutan değerlendirmelere rastlanmaktadır. Böylesi değerlendirmeler, kendi tarihimizi, kültürümüzü, toplumsal değerlerimizi ve insancıllık zenginliklerimizi bilmemek, hatta inkar etmek anlamına gelmektedir. Bu durum ise, binlerce yıl aynı coğrafyayı paylaşan insanımıza karşı yapılabilecek, en büyük haksızlık olarak kabul edilmelidir.

Anadolu Solu anlayışı, Türkiye'nin tarihsel ve kültürel değerlerini, insancıllığa ilişkin değerlerini ve zenginliklerini, çağdaşlığa yönelik iddialarını "İnsanlık Alemine" yeniden anımsatma bakımından da son derece önemli görülmelidir. Söz konusu değerlerin ve zenginliklerin, Anadolu Solu anlayışında, yakın gelecek için, Türkiye'nin avantajlarını ve üstünlüklerini oluşturacağına inanmaktayız. Anadolu Solu anlayışı yeterince kavradığı takdirde, Türkiye, bundan böyle, Batının hasta adamı olma konumuna asla düşürülemeyecektir. Çağdaş medeniyet düzeyini çarpık ve yetersiz şekilde değil, bir bütün olarak yakalayacaktır. Böylece, hem bulunduğu bölgenin, hem de tüm dünyanın barış, gönenç ve mutluluğuna ciddi katkılarda bulunacak bir süper güç haline gelecektir.


2. ANADOLU SOLU'nun TEMEL TAŞLARI

Anadolu Solu iki temel taşına dayanmaktadır. Bunlardan birincisi "İnsan ve Yaratıcılık Edimi"; ikincisi "Anadolu Ulusal Devrimi'dir."

2.1. İnsan ve Yaratıcılık Edimi (Melekesi)

"İnsan varlığı ve onun dünya içindeki yeri " sorunu, insanın ilk düşünmeye başladığı, tarih öncesi çağlardan itibaren, insan iç dünyasının ana konusu olmuştur.

Varlık olarak insan, ilk kez bir düşünce sistemi içinde, Antik Yunan dünyasında ele alınabilmiştir. Antik dünyada insanı belirleyen şey, onun akıl, düşünce ve bir bilinç varlığı olmasıdır. Bir diğer anlatımla, insan varlığının belirlenmesi açısından, düşünce ve bilme etkinliği, ön plana çıkarılmış durumdadır. İnsanın yaratıcılık yeteneği ise, sanat dünyasıyla ilgili bir kavram olarak görülmüş ve geri planda tutulmuştur. Söz konusu düşünce sistemine göre (Eflatun, Aristo) sanat bir öykünme (benzetmeye çalışma, taklit) etkinliği ve bir bilgi koludur. Bu çerçevede sanat, her bilgi dalı gibi, insana haz veren bir etkinliktir.

Yine Antik Yunan dünyasında insan, beden ile ruhun bütünselliğinde, akıl, düşünce ve bir bilinç varlığı olarak görülmüştür. Bu düşünce sisteminde (Eflatun), idealar dünyasında (uzay ve zamanın ötesinde) yer alması gereken ruh (psişe) yüce kattan yeryüzüne düşüyor ve beden (somato) ile birleşiyor. Böylece insan varlığı (psikosomatik bütünsellik) oluşuyor. Ancak ruh açısından beden-yaşam, bir sürgün yeridir. Yeryüzünde, sürgünde kirlenen ruh (psişe), ölümle birlikte, bedenden (somatodan) kurtuluyor. Sonra da öbür dünyada (Hades'de) yargılanıyor.
Bu arada, Antik Yunan düşünce sisteminde savunulmuş olan, insan varlığındaki psikosomatik bütünsellik savının, yeni varlık bilimince (yeni ontoloji) bugün kabul edilenden çok farklı olduğunu, özellikle belirtmek gerekiyor.

Bununla birlikte, insan varlığı ile ilgili söz konusu Antik Yunan düşünce sistemi, düşünsel alanda, hem Hıristiyan hem de İslam düşünürlerini uzun süre etkisi altında tutmuştur.

"İnsan varlığı ve onun dünya içindeki yeri" sorununa 13. yy. da yükselen, Anadolu İnsancıllığı dünya görüşünde, insanın yüceliği ve aklın, üstünlüğü temelinde yaklaşılmıştır. Bu dünya görüşünde çağını ve coğrafyasını çok aşan düşünsel açılımlar gerçekleştirilmiştir.

Ne var ki, söz konusu dünya görüşündeki düşünsel açılımlar devam ettirilememiş, çeşitli nedenlerden dolayı kesilmiştir. Böylece Anadolu'da, ortaçağ düşüncesinin aşılması bakımından, elde edilen ciddi bir aydınlanma fırsatı kaçırılmıştır. Bunun sonucunda, İnsan varlığı konusu başta olmak üzere, farklı bilim dallarında, yeni düşünsel ve bilimsel sistemlerin kurulması mümkün olamamıştır.

Anadolu insancılığı dünya görüşünün yükseldiği zaman kesitinden, yaklaşık 150-200 yıl sonra, insan aklının üstünlüğü bilinci, bu kez Batı dünyasında, Rönesans hareketiyle tekrar ortaya çıkmıştır. Bu anlayış, Hıristiyanlık öğretisinin belirlediği skolastik kültüre (ortaçağ felsefesine), karşı bir muhalefet hareketini de yansıtmaktaydı. Rönesans döneminde gerçekleştirilen düşünsel açılımlar, Anadolu İnsancıllığı çığırında olduğu gibi, kesintiye uğramamış, devam ettirilmiştir. Sonuçta, Rönesans döneminin düşünsel açılımları, 17.yy. 'da başlayan ve 300 yıl süren aydınlanma dönemi için bir hazırlık ve geçiş süreci yaratmıştır.

Rönesans'ı takip eden aydınlanma döneminde, "insan varlığı ve onun dünya içindeki yeri" sorunu, bir ana eksen olarak, hem bilim alanında hem de değişik düşünce sistemleri çerçevesinde önemini sürdürmüştür. Böylece, insan varlığına ilişkin çeşitli düşünsel ve bilimsel sistemlerin kurulması sürecine girilmiştir. (Bakınız, Ek: Batı Dünyası Felsefe Tarihinde İnsan Varlığı ve Onun Dünya İçindeki Yeri Sorunu)

Yeni varlık bilimine göre, evrende dört varlık grubu (kategorisi) vardır. Her bir varlık grubu, farklı (heterojen) yapılara sahiptir. Bunlar sırasıyla; inorganik (cansız), organik (canlı), psişik ( ) ve ruhsal (tinsel) varlık gruplarıdır.

Bir canlı varlık olarak bitki, "inorganik-organik", hayvan "inorganik-organik-psişik" ve insan ise "inorganik-organik-psişik-ruhsal" varlık gruplarından oluşuyor. Ruhsal varlık, yalnızca insanda görünüşe çıkan bir varlık grubudur. Ruh, genel bir kavramdır. İnsan ile evren arasındaki ilişkiyi belirler.

Son 200 yıllık dönemde, materyalist anlayışını ön plana çıkarılmış olması nedeniyle, ruhsal varlık, bilimsel alanda göz ardı edilmiştir. Bu nedenle insan, genelde "inorganik-organik-psişik" varlık grupları bağlamında yorumlanmıştır. Bu yorum, yeni varlık bilimindeki psikosomatik bütünselliği ifade etmektedir. Ne var ki, bu yorumlama sonucu insan, inceleme alanında, bir ara neredeyse, hayvan varlığı düzeyinde ele alınma durumunda kalmıştır.

21. yüzyılın başlangıcındaki bilimsel ve tarihsel verilerin ışığında, "insan varlığı sorunu" açısından şöyle bir manzara ortaya çıkıyor:
Ruhsal varlığın göz ardı edilerek, çağdaş insan varlığını açıklama çabaları kesinlikle doğru değildir.

Çünkü, insan varlığında, değinilen farklı yapıdaki dört varlık grubu bir arada bulunmaktadır ve bunlar bir bütünsellik oluşturmaktadır. Bir diğer tanımlamayla, insan, evrende mevcut tüm varlık gruplarının bütünselliğinde yaratılmıştır. Bu bütünsellik sonucundadır ki insan, çok boyutlu bir varlık olma niteliğini kazanmıştır. Ve zaman sürecindeki gelişmesini, çok boyutluluk temelinde sürdürmüştür.

İnsan varlığında bulunan çok boyutluluk niteliği ile ne anlatılmak istenmektedir?
Çok boyutluluk niteliği ile insanın, "bireysellik ", " toplumsallık" ve "evrensellik" boyutlarını taşımakta olduğu ifade edilmektedir. İnsan, böylesi çok boyutluluk niteliğine sahip, evrende, şu ana kadar, bilinen tek varlıktır.

Evrende mevcut dört varlık grubunun birliği ve bütünselliğinde oluşan çok boyutluluk niteliği, insanda "yaratıcılık edimi (melekesi)" şeklinde görünüşe çıkmaktadır. "Yaratıcılık edimi" insanda, mutluluğun, özgürlüğün ve bağımsızlığın ana kaynağı konumundadır. İnsanın, evrende en yüce varlık olmasının tılsımı (gizi), onun, "yaratıcılık edimine " sahip bulunmasında yatmaktadır.

Yaratıcılık edimini kullanarak insan, kendini belirleyen, yani tamamen insansal olan bir yapıt, ya da bir sanat eseri meydana getiriyor. Yaratıcılık ediminde insan, kendi sınırlarını, hatta evrenin boyutlarını aşıyor. Evrenin değerlerini çoğaltıyor ve büyütüyor. Böylece sonuçta, her insan kendisinde, evrenin bir boyutunu yansıtmaya çalışıyor.

Değinilen görüşlerin ışığında, insan varlığı şöyle tanımlanabilir?
İnsan evrende mevcut tüm varlık gruplarının yapısında bütünleştiği; bireysellik, toplumsallık ve evrensellik boyutlarını taşıyan ve bu nedenlerle yaratıcılık edimine(melekesine) sahip olan en yüce varlıktır.

Önceki bölümde Anadolu Solu'nun, Çağdaş Sosyal demokrasi ile insan, sevgi ve bilgi odağında bütünleştiği ifade edilmişti. Bununla birlikte, çıkış noktaları ve felsefi dayanakları açısından, Anadolu Solu ile Sosyal Demokrasi karşılaştırıldığında, aralarında farklılıklar bulunduğu ortaya çıkmaktadır.

Anadolu Solu'nun özü ve çıkış noktası, "çok boyutlu insan" dır. Ana felsefi dayanağı ise bilim ve bilimsel düşüncedir.

Sosyal Demokrasiye gelince, bilindiği gibi, bu ideolojinin çıkış noktası sınıfsaldır. Bir diğer anlatımla, Sosyal Demokrasi, işçi sınıfı ekseninde doğmuştur. Ana felsefi dayanağı ise Marxizm'dir. Bu felsefi dayanakta insanın, yalnızca toplumsal bir varlık olarak ele alındığı görülmektedir. Yani, bireysellik ve evrensellik boyutlarının bulunmadığı bir insan söz konusudur. Bu konumda insan, tek boyuta indirgenmiş bir toplumsal varlık durumuna düşmektedir. Böylece insan varlığının sınırları son derece daraltılmış olmaktadır. Dünya düşünce tarihi incelendiğinde, hiçbir düşünce sisteminin, insan varlığının sınırlarını Marxist felsefe kadar daraltmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum, insan varlığı ve onun dünya içindeki yeri sorunu açısından yaşamsal önemdedir. Böyle bir anlayıştan hareketle, insanın üstünlüğünü oluşturan yaratıcılık edimi izah edilemez. Dolayısıyla yeni varlık biliminin, şu ana kadar çözebildiği kadarıyla, ele aldığı insan varlığını açıklamak kesinlikle mümkün olamaz.

1980'li yılllardan itibaren Sosyal Demokrasi, evrim sürecinde, sınıf eksenli bir anlayıştan, insan merkezli bir anlayışa dönüşmüştür. Sosyalist Enternasyonel'in bugünkü siyaset anlayışının odağında, insan, sevgi (dayanışma) ve bilgi vardır. Anadolu Solu, Çağdaş Sosyal Demokrasi ile bu odakta bütünleşmektedir. Ancak, Anadolu Solu'nun özündeki insan, sevgi ve bilgi bütünselliğinin kökleri, 750-800 yıl öncesindeki Anadolu İnsancıllığına uzanmaktadır.

2.2. Anadolu Ulusal Devrimi

Anadolu Ulusal Devrimi, 19 mayıs 1919'da M. Kemal'in Samsun'a ayak basmasıyla başlayan, Ulusal Kurtuluş Savaşı olarak devam eden, zaferden sonra ise, köklü yenilik ve değişimlerle, padişah- tebaa ilişkisinde yaşayan yoksul, cahil, geri kalmış bir toplumu, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma iddiasını ortaya koyan düşünce ve eylemler bütünüdür.

Anadolu Ulusal Devrimi'nin siyasal örgütü, Anadolu ve Rumeli Mudafaai Hukuk Cemiyetidir. Bu cemiyet, 4-11 Eylül 1919'da toplanan Sivas kongresinde oluşmuştur, 23 Nisan 1920'de, TBMM'ni açmıştır. Takiben, güçlü bir ordu kurarak, Ulusal Kurtuluş savaşını zaferle noktalamıştır. 9 Eylül 1923'te, yani Cumhuriyetin ilanından 50 gün önce, Cumhuriyet Halk Fırkasına dönüşmüştür. M. Kemal'e göre, Anadolu ve Rumeli Mudafaai Hukuk Cemiyeti'nin oluştuğu Sivas Kongresi, CHP'nin kuruluş kurultayıdır.

Anadolu Ulusal Devrimi, 6 Temel İlke ile 7 bütünleyici ilkeden oluşmaktadır.
6 Temel İlke; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik (Ulusçuluk), Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimciliktir.

7 Bütünleyici ilke ise; (1) İnsan ve İnsanlık Sevgisi, (2) Akılcılık ve Bilimcilik, (3) Bağımsızlık, (4) Ulusal Birlik, Beraberlik ve Ülke Bütünlüğü, (6) Yurtta Barış, Dünyada Barış, (7) Çağdaşlaşma'dır.

Anadolu Ulusal Devriminin anlamını ve değerini ortaya koyabilmek için, kapsamlı bir anlatım yerine, M. Kemal'in çok sayıdaki söylemlerinden yalnızca dördünü burada vermenin yeterli olacağına inanmaktayız.

-"Efendiler; yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı; Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve tüm anlamı ve görünüşleri ile uygar bir toplum durumuna getirmektir. Devrimin temel ilkesi budur..." (Kastamonu, 30 Ağustos 1925)

-"Türk Devrimi nedir? Bu devrim, sözcüğün ilk anda akla getirdiği ihtilal anlamından başka, ondan daha geniş bir değişimi ifade etmektedir. Bugünkü devletimiz çağlardan beri gelen eski biçimleri ortadan kaldıran en gelişmiş biçimidir"... Ulusun, varlığını sürdürmesi için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağlarda, çağlardan beri gelen biçim ve niteliğini değiştirmiş, yani ulus, dinsel, mezhepsel bağlantı yerine, Türk ulusallığı ulusçuluğu, bağıyla bireylerini toplamıştır...Ulus, uluslararası genel mücadele alanında kendisinin yaşam ve güç nedeni olan bilim ve araçların ancak çağdaş uygarlık ta bulunabileceğini, değişmez bir gerçek olarak ilke edinmiştir...Kısaca efendiler; ulus, saydığım değişimler ve devrimlerin doğal, zorunlu gereği olarak, kamu yönetiminin ve bütün yasalarının ancak dünyaya ait ihtiyaçlardan doğmuş olduğunu kavramış ve ihtiyacın değişmesi ve gelişmesiyle, durmadan değişip gelişmeyi esas olan dünyaya ait bir yönetim anlayışını yaşamın şartı saymıştır. (Ankara ,5 Kasım 1925)

-"Arkadaşlar! Bundan sonra pek önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferleri eğil, ekonomi, ilim ve kültür zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar kazandığı zaferler, memleketimizi gerçek kurtuluşa yöneltmiş sayılamaz. Bu zaferler ancak, gelecekteki zaferimiz için değerli bir ortam hazırlamıştır. Askeri zaferimizle gururlanmalıyım.Yeni ilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım". (Alaşehir , 25 Ocak 1923)

-"Devrimler bir insanın ömrüne sığmaz. Bazen milletin ömrü bile buna yetişmez...Ben ancak kendi ömrüme sığanları başaracağım. Benden sonra gelecekler, zamanlarının gerektirdiği devrimleri başaracaktır. Ve böyle sürüp gidecektir." (Egeli, Münir Hayri, Millet Mecmuası, 6 Kasım 1947,cilt 4)

Anadolu Ulusal Devrimi açıkça görülüyor ki, toplumda ve ülke yönetiminde, dinsel kuralların egemenliğini, bu kurallardan kaynaklanan yasaların, anlayışların ve uygulamaların oluşturduğu geri kalmış düzeni reddetmektedir. Onun yerine Batı dünyasında gelişen pozitif düşünceyi, bilime, akıla dayalı yaşam biçimini yerleştirme iddiasını ortaya koymaktadır. Bu iddia çerçevesinde Anadolu Ulusal Devrimi, toplumu ve devleti yeniden yapılandırarak, çağdaş uygarlık seviyesini aşacak bir yeni düzen oluşturma amacını taşıyan, düşünce ve eylemler süreci olarak ortaya çıkmaktadır

Anadolu Ulusal Devriminin yaratıcısı, Anadolu ve Rumeli'nin göçmen ve yerli halklarıdır. Mustafa Kemal, bunlara önderlik etmiştir. Bunların tümünün üst kimliği "Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşlığıdır". Bu kimliğin özü , Anadolu ve Rumeli'nin binlerce yıllık tarihinde yaşamış olan tüm kavim ve uygarlıklardan süzülmüş, Anadolu İnsancıllığının "İnsan, sevgi ve bilgi" odaklı dünya görüşünde yoğrulmuş, "1923 Aydınlanma Devrimi" ile birlikte, yeniden çağdaşlık yoluna çıkarılmış olan bireydir.

Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşlığı kimliğini M. Kemal, " Ne Mutlu Türküm Deyene" şeklinde ifade etmiştir. Bu ifadede dile getirilen "Türk" kimliği, Atatürk'ün aşağıdaki düşüncesine dayanmaktadır.

"Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı, ve Makedonyalı, hep bir soyun evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bizim yeni işimiz budur. Bu damarlar, birbirini duysun ve birbirini tanısın... Bu dediğim şey gerçek olacak; çünkü gerçektir. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve bu alem, dünyaya hayret verecek, ışığı ve feyzi insanlığa saçacaktır... "(26 Eylül 1932, Diyerbekir Gazetesi)
Buradaki "cevher" kavramı ise, insan varlığını işaret etmektedir.

 
3. ANADOLU SOLU'nun FELSEFİ KAYNAKLARI

3.1. Felsefi İlk Çıkış Noktası: Anadolu İnsancıllığı Düşünce Akımı
Anadolu İnsancıllığı düşünce akımının temelinde, Anadolu'da tarih boyunca yaşamış tüm kavimlerin (Bin tanrılı halk), Antik Yunan'ın (özellikle Pisagor, Eflatun, Aristo ve Stoa Okulu ), İslam öncesi İran'ın, Eski Hindistan'ın, ve Orta Asya Türk Boylarının inanç, kültür ve düşünce sistemlerinden süzülen değerler yatmaktadır. Bu değerler , üç semavi din olan Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet inanç sistemleri çerçevesinde asırlarca harmanlanmıştır, yoğrulmuştur.
Bu harmanlamanın İsa'dan sonraki bölümünde, ünlü filozof Plotinus (D.205-Ö.270), Porphyrios (D.232-Ö.304), Proklos Diodokos (D.410-Ö.485), Mazdek (D.?-Ö.535), Hallac-ı Mansur (D.857-Ö.922), Farabi (D.870-Ö.950), Fütüvvet'çi Sülemi (D.946-Ö.1021), İbni Sina (D.930-Ö.1037), Hoca Ahmet Yesevi (D.?-Ö.1166), Attar (D.1119-Ö.1193), Fahreddin Razi (1149-1209) ve İbn Arabi (D.1162-Ö.1240) gibi filozof veya düşünürlerin, önemli katkılarının olduğu görülmektedir.
Söz konusu düşünce akımı 13. y.y.'da, İslam'ın evrenselliği ve yüceliği ışığında Hacı Bektaşi Veli ile Mevlana Celaleddin-i Rumi tarafından yeni bir mana ve derinliğe kavuşturulmuştur. İnsancıllık kimliğine oturtulmuştur.

Anadolu İnsancıllığı düşünce akımında, "insan ve onun dünya içindeki yeri sorunu" açısından, çağını aşan düşünceler ortaya atılmış ve tartışılmıştır. İşte bu düşünce ve tartışmalar, Anadolu ve Rumeli İslamiyet yorumunu (anlayışını) oluşturmuştur. Bu yorum, örneğin İran'da ya da her hangi bir Arap ülkesinde yapılmış çok sayıdaki İslamiyet yorumlarından oldukça farklıdır. Ve kanımızca İslamiyet'in bugün de değerini aynen koruyan ve yaşanan en güzel yorumudur.
Anadolu insancıllığı düşünce akımı, üç temel taşı üzerinde bir dünya görüşüne ve bir yaşam biçimine dönüşmüştür. Söz konusu temel taşları, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve İktisatçı filozof Ahi Evren Veli'dir.

Bektaşilik ile Mevlevilik, Anadolu insancıllığı düşünce akımının felsefe okulları konumundadır. Bu okulların ünlü ozanı, Yunus Emre'dir. Ahilik ise, söz konusu düşünce akımındaki ana kuralların, üretim sürecinde ve çalışma yaşamında uygulanmasıyla ilgili bir kurumsallaşmadır. Ahilik örgütleri, zamanının bir çeşit mesleki dayanışma ve sosyal güvenlik organizasyonu işlevini de görmüştür.

Önce İnsan ve Sevgi
Anadolu İnsancıllığı Düşünce Akımında, "Önce İnsan ve Sevgi " tezi geliştirilmiştir. "İnsana hizmet, en büyük ibadettir." anlayışı benimsenmiştir. İnsanın yüceliğinden yola çıkılarak sevginin, dayanışmanın, barışın, özgürlüğün, hoşgörünün anlamı ve değeri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede, insan olmanın yüceliği, etik ve moral değerleri ışığında, gerçek dünyanın ve yaşamın mana derinlikleri olağanüstü güzellikte işlenmiştir. Bu bağlamda söylenenlerin ne kadar önemli ve değerli olduğu sanki bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

"Benim Kabem insandır ((Hacı Bektaş Veli)
Ey, Tanrıyı arayan! Aradığın Sensin! (Mevlana)
Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız (Hacı Bektaş Veli )".
"Ey Oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın (Şeyh Edebali )".
Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi,
Elin, yüzün yumaz değil (Yunus Emre)


"Gel, gel yine, her neysen, kimsen, yine gel;
Kafirsen, ateş ve put seversen, yine gel:
Girmez ki umutsuzluk dergahımıza...
Yüz tövbeni bozsan bile gel, sen yine gel. (Mevlana)"

 
Bu dünya görüşünde, her şeyin bir güzelliği vardır. Her şey, bir güzelliğe sahiptir. Bu nedenle tüm güzelliklere değer verilmelidir, tüm güzellikler sevilmelidir. Çünkü onlar, özde Tanrıdan birer yansıma anlamındadır.

Aklın Üstünlüğü
Anadolu insancıllığı düşünce akımında, öteki dünya yerine, bu dünya sorunlarının ve değerlerinin, aklın üstünlüğü anlayışıyla, ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Tanrıyı gaipte (görünmez alemde) arayan dinsel doğmalara karşı akıl (us) ön plana çıkarılmıştır. Tanrı'dan çekinme, korkma yerine, Tanrı sevgisiyle insan sevgisi, bütünleştirilerek, bir arada yaşanmıştır. İnsan mutluluğunun, bu yolla yakalanabileceği düşünülmüştür.

Beden ve ruhtan oluşan insan varlığı, Tanrı ve evren ile bu dünyada bütünleşmektedir, öbür dünyada değil. İnsan varlığı da bu bütünleşmeyle oluşmaktadır. İnsan, bu bütünleşmeyi duyumsadığı (hissettiği) ölçüde ne olduğunu ve nereden geldiğini bilebilmektedir. Sevinç ve mutluluğu bu dünyada ve sevgi denizinde yakalamaktadır
.

"Yaratılanı severim, yaratandan ötürü (Yunus)"
"Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım

Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz (Yunus Emre)".

"Ben ayımı yerde gördüm
Ne işin var gökyüzünde

Benim gözüm yerde gerek
Bana rahmet yerden yağar (Yunus Emre)".
Bu düşünce akımında ayrıca, insanın yeteneği ve kapasitesi ile doğanın insana sağladığı olanakların, gerçek kapsamları ve gerçek boyutları içinde değerlendirilmesi gerektiği savunulmuştur.

"İlahi irade dahi, bir nesnenin (ancak) yeteneğinde olanı Allah'ın dilemesi demektir; yoksa, o nesnenin yeteneğinde olmayanı, Allah'ın istemeye yetkisi yoktur (Şeyh Bedreddin)".

"İbadetin koşulu ve kuralı yoktur. Tanrı her türlü ibadeti kabul eder. (Şeyh Bedreddin)"
Böylece, Hıristiyan dünyasındaki Rönesans hareketinden, yaklaşık 200 yıl önce, Anadolu'da, dinsel doğmalara karşı çıkan bir düşünsel hareketin başladığı anlaşılmaktadır.

İnsandaki Üstünlüğün Kaynağı
Anadolu insancıllığı düşünce akımında İnsan varlığı, diğer tüm varlıklardan üstün tutulmuş, hatta kutsal görülmüştür. Bu durumun, Tanrı'nın insanı yaratırken, Kendisinden insana, önemli nitelikler aktarmış olmasından kaynaklandığı düşünülmüştür. Bu nedenle, bu dünya görüşüne göre insan, sahip olduğu akıl, düşünce gücü ve yetenekleri bakımından Tanrı'nın kendisine aktardığı değerlerin, anlamını ve önemini çok iyi kavramalıdır.

"Çok aradım özledim
Yeri göğü aradım
Çok aradım bulamadım
Buldum insan içinde

Bu tılsımı bağlayan
Türlü dilde söyleyen
Yere göğe sığmayan
Sığmış bir can içinde (Yunus Emre)".
Daha da ötede, İnsan varlığı, Tanrı ve evrenle öylesine bütünleştirilmiştir ki, insanın, sanki Tanrı' dan ( Nur'dan ve Işık'tan veya Sonsuz Enerji Kaynağı'ndan ) bir dışa vurum ya da bir fışkırma olduğu düşünülmüştür.
Bir ben var bende benden içeru ( Yunus Emre ).
Gönlümdeki iç ve dış O'dur. Bende can O. Gövdem, damarım, ruhum O'dur. Bende kan O. Tek

Tanrıya, çok tanrıya tapmak bir mi? Bak benzeri yok varlığımın: Var olan O. (Mevlana)
Kadının Değeri ve Saygınlığı

Bunların da ötesinde, Anadolu insancıllığında, kadına verilen değer açısından son derece ileri bir anlayışın egemen olduğu tespit edilmektedir.

"Kadın Tanrı ışığıdır, sevgili değil
O sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil (Mevlâna)".
"Kadınlarınızı okutunuz ! (Hacı Bektaş Veli)"
Bilginin Önemi ve Anlamı
Öte yandan, bu düşünce akımında, bilgiye öylesine önem verilmiştir ki, bilgisiz insanın ne sezgiye ne de anlayışa sahip olamayacağı öne sürülmüştür. Yanılmanın esasen, aklın yeterince kullanılamamasından ve bilgisizlikten kaynaklandığı belirtilmiştir. Akıl ve bilgi ile yanlışa düşmenin mümkün olamayacağı iddia edilmiştir.
"Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu,
İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır (Hacı Bektaş Veli)".
"Bilgiyle uyumak bilgisiz ibadet etmekten hayırlıdır (Mevlana)".
Özgürlük
İnsana değer verilmesi bağlamında, özgürlüğün değeri son derece anlamlı bir şekilde ön plana çıkarılmıştır. "Özgürlüğün bulunmadığı yerde, yaşamanın da anlamsız olacağı vurgulanmaya çalışılmıştır.
"Ayran kasem önümde durdukça
Vallahi kimsenin balını düşünmem
Azıksızlık ölümle kulağım bursa bile
Özgürlüğü kulluğa satmam ben (Mevlana)"
Toplumsallığa Açılım
Anadolu insancıllığında, insan, sevgi ve bilgi bütünselliğinin doğal bir uzantısı olarak; toprağın, üretimin, paylaşımın önemi ve değeri, etnik ve dinsel farklılıklar gözetilmeksizin, tüm insanlar için, inançla savunulmuştur.

"Yeryüzü bütün insanların ortaklaşa yararlanmalarına açık bir yaşama alanıdır. Bu alanda çalışan geçinir. Çalışmayan kendiliğinden silinir gider. Toplum, bütün bireylerin oluşturdukları ortaklaşa bir kuruluştur. Bu nedenle bütün toplum malları da ortaktır, iyelik (mülkiyet) doğaya aykırıdır, kimsenin kimseyi baskı altına almaya, özgürlüğünü ortadan kaldırmaya ya da kısıtlamaya yetkisi yoktur. Aile kurumu da bu haliyle doğaya aykırıdır, kadın erkeğin tutsağı değildir, özgür insandır. Bu özelliği dolayısıyla onun da, kendi istenciyle ortak olmasında, dilediği gibi davranmasında bir sakınca yoktur. (Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa)"
Böylece Anadolu insancıllığında, bireysellik, toplumsallıkla yoğrularak dengelenmek, hatta, aşılmak istenmiştir. Toplumsallığa açılımın ciddi denemeleri yapılmıştır.

"Yarin yanağındaki gülden gayrı her şey ortaktır (Şeyh Bedreddin)".
"Çalış, kazan, ye, yedir
Bir gönül ele getir
Yüz Kabe'den yeğrektir
Bir gönül ziyareti (Yunus Emre)".
Çalışma Yaşamının Düzenlenmesi ve Kadının Üretim Sürecine Katılımı
Öte yandan Ahilik kurumsallaşmasına gelince, Bu, temelde zamanının üreticileri ve sanat erbabı arasında ekonomik ve sosyal dayanışmayı geliştirme amacıyla oluşturulmuştur. Anadolu insancıllığının ahlak anlayışı ve diğer değer yargıları ışığında yaygınlaşmış ve güçlenmiştir. Üyelerine, yaşlılık, maluliyet durumlarında maddi ve manevi destek sağlayan bir çeşit sosyal güvenlik kurumu gibi bir işlevi de taşımıştır. Ahi birliklerinin yönetimi, başlangıçta, seçimle oluşturuluyordu. Bu nedenle özerk ve sivil kurumlar olma nitelikleri ağır basıyordu.

Bilindiği gibi, 15. y.y.'dan itibaren yeni ticaret yolları ile yeni kıtalar keşfedilmesi sürecine girilmiştir. Bu süreç, Anadolu'dan geçen ipek ve baharat yolları öneminin azalmasına yol açmıştır. Böylece Anadolu, kıtalararası ticaretten kopmaya, halkı yoksullaşmaya, Ahi birlikleri de zayıflamaya başlamıştır. Anadolu coğrafyası, düşünce, sanat ve kültürel ilişkiler açısından da dünyadan soyutlanma sürecine girmiştir. Yine aynı zaman kesitinde, söz konusu düşünsel akıma karşı, siyasi gücün korunması endişeleriyle, çeşitli baskılar uygulanmış, hatta yer yer kanlı şiddet politikalarına başvurulmuştur. Bu nedenlerle, birer felsefe okulu konumunda olan Bektaşilik ve Mevlevilik, 15. y.y.'dan itibaren içlerine kapanmışlar, kendilerini yenileyememişlerdir. Zaman sürecinde doğmalaşarak, tarikat kurumsallaşmasına dönüşmüşlerdir. Ahilik kurumları ise, yine aynı zaman kesitinde, hem ekonomik ve toplumsal, hem de siyasal gücünü yitirerek gerilemeye, çökmeye başlamıştır.

Ancak, Ahilik kurumunun, özellikle ekonomik ve toplumsal yaşamdaki ağırlığı sonucunda, Anadolu insancıllığı çığırına, farklı bir derinlik ve zenginlik kazandırdığını belirtmek gerekir. Ahi Evren'in eşi Fatma Ana tarafından kurulan "Anadolu kadınlar Birliği" (Bacıyan-ı Rum), bu konuda güzel bir örnek oluşturmaktadır. Bu kuruluş, kadına verilen değer ve duyulan saygı bakımından, insan hakları tarihi açısından da olağanüstü önemde görülmelidir. Çünkü, demokratik ve devlet otoritesinin dışında sivil bir anlayışla kurulan Ahilik kurumu, kendi kadınlar kolunu oluşturmuştur. Böylece çağının çok ötesindeki bir anlayışı yaşama geçirmiştir. "Anadolu Kadınlar Birliği", çadırcılık, keçecilik, halı-kilim dokumacılığı, oya ve dantelcilik, kumaş dokumacılığı ve terzilik gibi ekonomik faaliyetlerde bulunmuştur. Bunların yanında, yetim, kimsesiz genç kızlara sahip çıkmış, onları eğiterek ev bark sahibi olmalarını sağlamıştır. Kimsesiz, bakıma muhtaç yaşlı kadınların bakımını da üstlenmiştir.

Kadınlar Birliğinde, "işine, aşına, eşine, sahip ol" anlayışı, temel ilke kabul edilmiştir.
Anadolu Kadınlar Birliği, değinilen nitelikleri itibarıyla, dünyada kurulan ilk kadın örgütü olma ayrıcalığını taşımaktadır.

Ahilik Kurumunda Ana Kurallar
Ahilikte temel ilke, ahlaklı olmaktır. Ahlaklı olmak demek, alçakgönüllü, yardımsever davranmak, kötülüğe iyilikle karşılık vermek, dostların yanlışlarını açığa vurmamak, dürüst, erdemli ve güler yüzlü olmaktır. Barış içinde yaşamak, bütün insanlarla kardeşlik içinde geçinmek, saygı ve sevgiyle dolu olmaktır.
Ey Oğul! Beysin...
Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...
Güceniklik bize, gönül almak sana...
Suçlamak bize, katlanmak sana...
Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana...
Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana...
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana...
Ey Oğul!
Bundan sonra, bölmek bize, bütünlemek sana...
Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana... (Şeyh Edebali)
Bütün Ahi Birliklerinde, uyulması zorunlu, 6 ana kural vardır:
Elini açık tut
Sofranı açık tut
Gözünü bağlı tut
Kapını açık tut
Belini bağlı tutDilini bağlı tut

Ahilik felsefesinde "ben" veya "benim" kelimelerine pek rastlanmazdı. Biz anlayışı egemendi. Bu bağlamda eşitlik kavramı, toplumsal barışın önemli bir gereği olarak ön plana çıkarılmıştı. Maddi konularda, müşterinin menfaatinin öncelikle gözetilmesi esastı. Ahilik kurumunda her üye, kendisinden öte, başkalarının mutluluğu için yaşamayı öngören bir " diğerkamlık" düşüncesini benimsemişti.

Öte yandan Ahilik kurumu, dönemin pozitif ilimlerinin, üretimde ve gündelik yaşamda kullanılmasını sağlamıştır. Bu arada, tüketicinin haklarının da korumasında yardımcı olmuştur. İlk dönemlerinde, yönetim yapıları seçimle oluşturulmuş, sivil, özerk nitelikte olan söz konusu kurum, önceleri kentlerin yönetimlerine ağırlıklarını koymuşlardı. Osmanlı Devleti kurulduktan sonra ise, devlet yönetiminin önemli kademelerinde söz sahibi olmuşlardı. Ertuğrul Gazi, Osman Gazi, Sultan I. Murat, "ahilik beratı" sahibiydiler. Fatih dönemine kadar, vezirler, vezir-i azamlar (başbakanlar), ordu komutanları, kadılar ve önemli devlet adamları, Ahilik anlayışını benimsemekteydiler.

Anadolu İnsancıllığı Düşünce Akımında Mizahi Boyut
Bu arada, Anadolu İnsancıllığı düşünce akımında, mizahi bir boyutun da bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu boyut, Nasrettin Hoca'nın kimliğinde şekillenmiştir.
N. Hoca, dert çeken, ağlayan, acıkan, isteyen, inanan ve sırasında inancıyla alay eden ; üzülen, efkarlanan, ancak üzüntüsünü şakayla, neşe ile dengelemesini bilen, hoşgörülü bir Anadolu insanıdır.

O, yaşadığı dönemin zorluklarını, olumsuzluklarını fazla ciddiye almayarak aşmaya çalışmıştır. Tüm zorluklarına karşın, yine de dünyayı yaşanmaya değer; hayatı ise, tadının çıkarılması gereken bir zaman süreci olarak görmüştür. O her kesimdeki insanın, köylünün, kentlinin, zenginin, yoksulun, düşüncelerini, çelişkilerini, eleştirilerini dile getirmiştir.
Anadolu halkı, Hoca'nın derin mizah anlayışında öylesine bir olgunluğa erişmiştir ki, O, bir yandan güçlü olanlarla ya da halkı ezenlerle alay ederken, öte yandan kendisiyle de alay etmesini bilmiştir.

Hoca mizah alanında, aslında, yaratıcılık melekesini öylesine ustaca kullanmıştır ki, fıkralarında yansıyan kimlik, Hoca'nın değil, sanki Anadolu insanının yaratıcı kimliğini oluşturmuştur. Örneğin:
Birkaç papaz Hoca'ya gelip:
- Efendi, demişler, sana bir şey sormak istiyoruz:
Peygamberiniz, miraç için göğe nasıl çıktı?
Hoca birazcık düşündükten sonra:
Nasıl çıkacak, demiş, sizin peygamberiniz göğün dördüncü katına çekilirken kurulan merdivenle çıktı!
Anadolu İnsancıllığı Düşünce Akımında İnsan Varlığı ve Onun Dünya İçindeki Yeri Sorunu
Anadolu insancıllığı düşünce akımında, insan varlığı ve onun dünya içindeki yeri sorunu açısından, çok ileri bir evrim sürecinin yaşandığı ortaya çıkmaktadır.

Ne var ki, Anadolu insancıllığının düşünce okulları ile üretim organizasyonları, yukarıda değinilen olumsuz gelişmelerin etkisiyle kendilerini yenileyememiş, gelişmelerini sürdürememişlerdir. Sonuçta, bu dünya görüşünde gerçekleşen önemli düşünsel açılımlar devam ettirilememiştir. Oysa, Avrupa'da 150-200 yıl sonra Rönesans ile başlayan düşünsel açılımlar yaklaşık 300 yıl geliştirilerek sürdürülmüştür. İşte böyle bir süreç, Batı dünyasında, 17'nci y.y. da başlayan aydınlanma döneminin alt yapısını oluşturmuştur.

Öte yandan konunun Ülkemiz açısından daha da üzücü yanı, Anadolu'da yaşanan söz konusu aydınlanma başlangıcındaki evrensel boyutların, hem felsefe tarihi, hem de insan hakları tarihi açısından yeterince algılanamamış olmasıdır. Ancak, bu süreç, Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasının bir bölümünü önemli ölçüde etkilemiştir. Farklı etnik yapılardan gelseler de, değişik dini inanç ve mezheplere sahip olsalar da, insanların yaradılışta eşit oldukları ve bu nedenle, sevgi, dayanışma ve barış içinde, eşit ve özgür yaşamaları gerektiği bilinci özellikle Anadolu ve Rumeli'ye damgasını vurmuştur.

Bilindiği gibi, bugün Türkiye'de, Anadolu ve Rumeli'nin büyük kent varoşlarında, ilçelerinde, kasabalarında ve kırsal alanlarında yaşayan insanlarımız, özünde sevgiyi, dayanışmayı, eşitliği, barışı ve özgürlüğü kendilerine ahlak edinmişlerdir. İnsancıllığın, sevgiden, paylaşımdan, dayanışmadan, eşitlikten, barıştan ve özgürlükten geçtiğine inanmışlardır.
Anadolu insancıllığı dünya görüşü öylesine tarihsel ve kültürel derinliklere sahiptir ki, O'nun bu topraklar insanının manevi dünyasını ve değer yargılarını etkilememesi düşünülemezdi. Çünkü söz konusu dünya görüşünün izlerine, İsa'dan binlerce yıl önce Anadolu'da yaşamış uygarlıklarda rastlanmaktadır. Örneğin bu izler, Ege kıyılarının İlk Çağdaki unutulmaz ozanı Homeros'ta, çok güzel ortaya çıkmaktadır. Esasen, insanın nerden gelip, nereye gittiğinin anlaşılması için İzmirli Homeros'a başvurulması gereği bulunmaktadır.

Homeros'un İlyada destanında, Truva kentinin kahramanı Hektor'un ölümü, şu dizelerle anlatılır:
Uçtu canı gövdesinden
Yollandı Hades'e
Gücünden, kaderinden koptu
Gençliğine ağlaya, ağlaya...
Homeros, canın bedenden uçtuğunu söylüyor.
Homeros'tan 2100 yıl sonra, yine Anadolu'da yaşamış olan Koca Yunus'ta da can uçar.
Can bedenden uçunca, menziline göçünce...
Can bir kuşa benzetilir.
Benim canım bir kuştur,
Kim gövdem kafesidir.
Anadolu İnsancıllığı Düşünce Akımından 20'nci y.y.'daki Bazı Örnekleri
Toprak (dünya) vatanım, nev'i beşer (tüm milletler) milletim İnsan, insan olur ancak, buna izanla, inandım. (Tevfik Fikret)

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım. (M. Akif Ersoy)

Ebede set çeken zulmeti deldim

Aşk'ı içten duydum arşa yükseldim
Kalpten temizlendim huzura geldim
Bende müridinim işte Mevlana. (Nazım Hikmet)

Yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim (Nazım Hikmet)

-"Önce ilim, sonra vatanım ve bir de milletimin sevgisidir". (M. Kemal, Bir Fransız yazarının "en çok sevdiğiniz nelerdir?" sorusuna yanıt.)

-"Çok namuslu olmalıdır. Ve şimdiye kadar yapılmış hataların en büyüğü özellikle teşebbüs sahiplerimizin, aydınlarımızın ve özellikle bilginlerimizin en büyük günahı namuslu olmamaktır. Milletin karşısında namuslu olmak, namuslu hareket etmek gerekir. Milleti aldatmayacağız! Millete daima ve daima gerçeği söyleyeceğiz. Belki hata ederiz. Gerçek sanırız. Fakat millet onu düzeltsin! Kendimizi kimsenin üstünde görmeye hakkımız yoktur... Efendiler akılcı yürümek ve esaslı olmak gerekir". (M. Kemal)

Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir. (M. Kemal)
İnsanlar arasında, kin ve hırs denilen olumsuz duyguları boğmak, öldürmek gerekir. Onun yerine, insan denen varlığın, büyüklüğü fikri ve bu büyüklüğü sevmek esası konulmalıdır. (Mustafa Kemal)

3.2. Anadolu Solu'nun Ana Felsefi Dayanağı: Bilim ve Bilimsel Düşünce
Anadolu Solu'nun ana felsefi dayanağı bilim ve bilimsel düşüncedir.
Ancak, bilim, bilimsel düşünce ve bilimsel yöntem sonucu elde edilen bilgiler, doğrular, gerçekler; uygulamada ortaya çıkan sonuçları ve başarıları ile değerlendirilmelidir.
Bir ülkenin kendine özgü sorunları ile koşullarının değerlendirilmesi, bir başına değil, dünya gerçekleri ve koşulları ile bir bütünsellik içinde yapılmalıdır. Sorunlara çözüm yolları, bu bütünsellik çerçevesinde aranmalıdır.

Benzer şekilde, kesin ve katı kurallara dayanan belli bir düşünce sistemine yapışıp kalınmamalıdır. Ortaya atılan ve tartışılan düşünce akımlarının hepsinden seçmeci (eklektik) bir yaklaşımla yararlanma çabası içinde bulunulmalıdır.

Böylece, Anadolu Solu'nda, bilim ve bilimsel düşünce şemsiyesi altında, belli ölçüde, pragmacı bir anlayış benimsenmektedir.

Son 300 yıllık dönem boyunca, bilim ve bilimsel düşüncede yaşanan gelişmeler, zaman ve uzay gibi değişmez sanılan kavramlar dahil olmak üzere, her alanda, akıl almaz değişimlere yol açmıştır. Bu durum, akıl üzerine kurulmuş düşünceler dahil her şeyin değişmesini zorunlu kılmıştır.

İnsan varlığını üstün kılan "yaratıcılık edimi", insanın artarak devam eden, bitmez tükenmez, öğrenme-bilme çabasıyla gelişir. İspatlı gerçekleri, giderek daha çok yakalamak amacıyla insan, kendi aklını, yeni buluşlar için sürekli atılım halinde bulundurmaktadır. Zaman ve uzayda hiçbir sınır tanımayan araştırma ve buluş çabaları içinde, insanın "yaratıcılık edimi", esasen kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bu itibarla, Bilim ve bilimsel düşünce, araştırmayı sonsuz bir etkinlik olarak kabul etmektedir. Değişimi ve gelişimi ise, ana kural olarak kabul etmektedir.

Bilimsel araştırmanın ruhunu kavramış kimse açısından bilgi için temel olan yasa, gözlemler ve yorumlardır. Gözlemler ve yorumlar, gerçekleşen bir şeyi anlamaya yönelmiş olan çabalardır. Bu çerçevede, bilim adamının çabası bir tek kelimede toplanır: "öğrenmek".
Öte yandan, bilim adamının çağdaş bilimsel araştırma sonucu elde ettiği bilgi ile, bu bilginin teknik adamlarca kullanılması başka, başka şeylerdir. Bilimin sağladığı buluşların, insanlığın zararına olacak işlerde kullanılmasını önlemek için, yine bilimsel düşüncenin kendisine başvurulmalıdır.

Bilimi ve bilimsel düşünceyi hiç kimse durduramaz. Bilim ve bilimsel düşünce, akılların kaynaşmasını kendiliğinden sağlar.

Anadolu Solu'na göre, Bilim ve bilimsel düşünce, bilim ahlakı kapsamında ele alınmalıdır.
Bilim ahlakı üç ilkeye dayanmaktadır: Birincisi, "aklın önceliği ve üstünlüğü"; ikincisi, "ispatlanmış gerçeklerde akılların birliği özlemi", üçüncüsü ise "özgürlük tutkusu"dur.

Aklın Önceliği ve Üstünlüğü İlkesi; ispatlanmış gerçeklere giderek daha fazla ulaşabilmesi için insanın, büyük bir istek ve heyecanla, aklını yeni buluşlar üzerine seferber etmesini ifade eder. İnsana en fazla heyecan veren, hatta onu coşturan olgu, önünde sonsuz bir uzay olduğunu ve aklın atılışını hiçbir şeyin durduramayacağını bilmesi veya duyumsamasıdır. Daha da ötede, bilim ve bilimsel düşüncenin gelişmesiyle "akıl" dahi, değişmez, sonsuz bir şey olmaktan çıkmaktadır, bir araç konumuna gelmektedir. Bir diğer anlatımla, bütün diğer araçlar gibi, bilimden ve deneyden aldığı derslerle "akıl" da, gerçekler ve olaylar karşısında değişime uğramaktadır.

Birlik Özlemi İlkesi'ne göre; geleceğin dünyasında, insanlar arasındaki birliği sağlayacak olan temel ahlak, ispatlanmış gerçekler üzerinde akılların uzlaşması olacaktır. Bu bağlamda bilim ve bilimsel düşünce, sevgi ile saygıyı birbirinden ayırmaksızın (bir bütün olarak), insanları en soylu yanıyla birbirine kaynaştırmaya çalışmaktadır. Bu bağlamdaki temel ahlak, deneylerin yoğurduğu ve geliştirdiği akıldan, kardeşlik ve dayanışmanın yollarını açmasını istemektedir.
Özgürlük İlkesine göre; bilimin en büyük özelliği, yasakları, baskıları hatta lanetleri ve aforozları umursamamış olması, özgürlüğü, davranışının yasası olarak kabul etmesidir.
Bilim, yaptığı tanıtlamaları (ispatları), kimseye zorla benimsetmez, onlar kendiliğinden benimsenir. İnsanın bunları kabul etmesinden veya onaylamasından daha özgürce, daha kendiliğinden bir şey olması mümkün değildir.

Bilimsel düşüncenin, salt bağımsızlığı üzerinde, en küçük bir şüpheye yer yoktur. Bu bağımsızlık, araştırmanın yalnız yasası değil, aynı zamanda ruhudur. Bilim ahlakının özgürlük ilkesi, insanlığı, düşünce özgürlüğünü hem kendimiz için, hem de başkaları için sevmeye ve korumaya çağırmaktadır. Bilim ahlakına göre özgürlük, ilerlemenin ilk koşuludur.

Düşüncelerin özgürce dile getirilmesi, bir takım aşırılıkları veya yanlışları içerse dahi, yine de bağıntılı olarak gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Bu çerçevede bilim ahlakı, yalnız başkalarının özgürce düşünmesini ve düşüncelerinin özgürce dile getirilmesini değil, yanlış bile görülse, bu düşüncenin ilgiyle ve saygıyla dinlenilmesini de içermektedir. Çünkü bugünün yanılgısında, ya da yanlışında, yarınki doğrunun yakalanması olasılığı mevcuttur.

Bilim ahlakı, aklın buluşlarını "yaratıcılık ediminin" koşulu kabul etmektedir. Bu nedenle, eğitim, araştırma ve buluş olanaklarının herkese sağlanmasını istemektedir. Bilim ahlakına göre, en iğrenç ayrıcalık (imtiyaz), söz konusu olanakların sadece bir avuç insana sağlanmış olmasıdır.
Bilim adamının bütün kaygısı, her şeyden önce, anlamaktır. Bu nedenle yargısını (hükmünü) karartacak her türlü öfkeden kaçınmalıdır. Anlayışa engel olan her şeyi, kin ya da nefret başta olmak üzere, kendinden uzak tutmalıdır. Bilim ahlakına göre özgürlük, düşüncenin ancak, her türlü baskıya karşı korunduğu yerde vardır.

Bugünün toplumlarında, düşünceleri yayımlama işinde en etkin araç olan medya gücünü (yazılı ve görsel), bazı sınai ve ticari holding kuruluşlarının ele geçirdiği veya kimi güçlü iş adamlarının kendi başlarına medya gücü oluşturdukları görülmektedir. Düşünce eğer bu yoldan buyruk altına alınıyorsa, bunun son derece yanlış ve zararlı olduğu bilinmelidir.

Yazılı ve görsel medyanın yanında, ulaştırma ve haberleşme araçlarının da aklın buyruğundan koparılıp, paranın ve diğer çıkarların buyruğuna sokulduğu zaman ve mekanlarda, özgür düşünce alışverişinin bir aldatmadan öteye geçmesi pek mümkün görülmemektedir.

Bireyin özgürlüğü ve bağımsızlığı yalnızca bilim ahlakında değil, her alanda esas olmalıdır. Özgürlük, daha güzel, daha mutlu bir dünya yaratılmasının ana kaynağı olarak kabul edilmelidir. Çünkü özgürlük; hem süreklilik içinde yeniliği ve değişimi sağlayacak yetenekteki bireylerin yetişmesini, hem de toplumsal yapıların yenilenmesini gerçekleştiren temel öğedir. Bu nedenle özgürlük, insan varlığının ve yaratıcılık ediminin olmazsa olmaz koşuludur.

Gelişme (evrim), bazı yasaların bir sonucu değildir. Gelişme başlı başına bir yasadır. Yalnız canlıların dünyasının değil, bütün doğanın en yüksek yasasıdır. Gelişme, sınırlanmış basamakları olan bir süreç olarak görülmemelidir. Gelişme, araya giren göze çarpmaz çeşitli öğelerin etkisiyle, daha çok derece derece ilerleyen bir değişim sürecidir. Diğer bir anlatımla gelişme, uzun zaman aralıkları boyunca görülüp sezilemeyen, sayısız küçük ara basamaklarla kendini gerçekleştiren bir süreçtir. Yaşam ve insanlık durmadan gelişecektir. Asıl gerçek, ya da değişmeyen tek gerçek, gelişmenin ta kendisidir.

Bu çerçevede, bilim ve bilimsel düşünce ile maddecilik (materyalizm) arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu belirtmek gerekmektedir. Bilim ve bilimsel düşünce ile maddecilik arasında, bir bağ, bir destekleyici ilişki vardır. Deneysel doğa bilimleri alanında olgular, fiziksel alana getirilerek incelenir. Ve maddeci (materyalist) görüşler bağlamında açıklanır. Dolayısıyla bilimsel etkinlik, materyalist düşünceyi besler ve onun gelişmesine hizmet eder.
Ancak Anadolu Solu'na göre, bilim ve bilimsel düşünce, yalnızca materyalizm bağlamında değil, aynı zamanda akıl ve duygu birlikteliği ile bir arada yorumlanmalıdır. Her türlü etkileşim, dinamik ve diyalektik mantık bağlamında değerlendirilmelidir. Ve kuramlar, yalnızca gerçek (real) ve ideal alanlarda değil, aynı zamanda insanın, estetik ve yaratma melekesi alanlarını da kapsayan ortak bir zeminde kurulmalıdır.

Bu bölümde son olarak, M. Kemal'in bilim ve bilimsel düşünceye bakışı ile nasıl bir pragmacı anlayışı benimsemiş olduğuna kimi örneklerle değinmek yararlı görülmektedir:
-"Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır". (Samsun: 22 Eylül 1924)
-"Biz medeniyetten, ilim ve fenden kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz". (Çankırı: 31 Ağustos 1925)
-"Efendiler, bence felsefe ilim demektir... Biliniz ki, Türk milletinin istediği ve özlediği felsefe, onu müspet ilme, müspet gerçeklere götürecek bir felsefedir. Bunun dışında kalacak bir felsefe ise zamanlarımızı boşuna harcamak, değersiz fikirler peşinde sonuçsuz çabalar göstermek olur". (Samsun: 26 Kasım 1930, Somar. Ziya)
"Ben tam anlamıyla gerçekçiyim: Ne kadar parlak ve göz alıcı olsa da bir hayal peşinde koşmaktansa, gerçek ile uğraşmayı tercih ederim. Bu gerçek hiç de parlak görünmese de... En çetin zorluklarla çevrili olsa da..." (Ankara: 2/3 Ocak 1932)
-"İlim, tercüme ile olmaz, inceleme ve araştırma ile olur". (1932, Özgü, Melahat: Sümerbank Dergisi)
-"Türk milletinin, yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş'ale, müspet ilimdir". (Ankara: 29 Ekim 1933)
-"Önce ilim, sonra vatanım ve bir de milletimin sevgisidir". (Bir Fransız yazarının "en çok sevdiğiniz nelerdir?" sorusuna yanıt. Ankara: 1937, Şapolyo, Enver Benhan)
-"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış ilke bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar önünde, belki amaçlara tam olarak eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi kabul edeceklerdir". (Giritli, İsmet: Kemalist Devrim ve İdeolojisi 1974, s.1)
-"Gerçeği söylemekten korkmayınız". (İstanbul: 1916, Atay, Falih Rıfkı)
-"...Ölçülü ve akla uygun bir çerçevede kalmalıdır. Gerçekçi olmayan şeylere değer vermemeliyiz! Hedefe ulaşmak için takip edeceğimiz yolu, duygularımızla değil, aklımızla çizmeliyiz". (Eskişehir:15 Ocak 1923)
-"Çok namuslu olmalıdır. Ve şimdiye kadar yapılmış hataların en büyüğü özellikle teşebbüs sahiplerimizin, aydınlarımızın ve özellikle bilginlerimizin en büyük günahı namuslu olmamaktır. Milletin karşısında namuslu olmak, namuslu hareket etmek gerekir. Milleti aldatmayacağız! Millete daima ve daima gerçeği söyleyeceğiz. Belki hata ederiz. Gerçek sanırız. Fakat millet onu düzeltsin! Kendimizi kimsenin üstünde görmeye hakkımız yoktur... Efendiler akılcı yürümek ve esaslı olmak gerekir". (İzmit: 19 Ocak 1923)
-"Benim inancım o idi ki, ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak gücünü ve niteliklerini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez". (Ankara: 1926, Atay, Falih Rıfkı)
-"Biz, batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi yapımıza uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz". (Ankara. 1926, Afetinan)
-"Biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir görüş açısından faydalanırız. O görüş açısı şudur: Türk milletini, medeni dünyada, layık olduğu yere yükseltmek ve Türk Cumhuriyeti'ni sarsılmaz temeller üzerinde, her gün, daha çok kuvvetlendirmek..." (Ankara:1927, Nutuk)
-"Biz daima gerçeği arayan ve onu buldukça; ve bulduğumuza inandıkça ifadeye cesaret eden adamlar olmalıyız". (Yalova: 16/17 Ağustos 1931)
-"Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır". (TBMM: 1 Kasım 1937)
"...Aynı zamanda bu Türk gençliğini de bilgili, inanç sahibi olarak yetiştirmek zorundayız". İnanç sahibi derken, ülkenin en çok yararına olacak ilkelere sahip demek istedim.
Yukarıda değinilen örnekler, M. Kemal'in, bilim ve bilimsel düşünce üstünlüğü ile pragmacı anlayış bütünselliğini nasıl bir ustalıkla kavramış olduğunu göstermektedir. O, adımlarını atarken daima aklını, mantığını kullanmıştır. Toplum koşullarını, ülke ve dünya gerçeklerini düşünerek neyi, nasıl, ne zaman, ne biçimde yapacağını; o koşullar içinde neyin yapılamayacağını hesaplayarak yürümüş, karar almış, uygulamaya koymuştur. Bir düşüncenin ya da bir iddianın gerçekliğini, doğruluğunu, belli koşullarda ve belli bir zaman kesitinde, o iddiaya ilişkin eylemlerin (uygulamaların) olumlu sonuçlarına ve başarılarına bakarak değerlendirmiştir.

4. ANADOLU SOLU ile ÇAĞDAŞ SOSYAL DEMOKRASİ NASIL BÜTÜNLEŞİYOR?

Başlangıçta da tanımlandığı gibi, Anadolu Solu, kökleri Anadolu İnsancıllığına uzanan, M. Kemal Atatürk ve Anadolu Ulusal Devrimi ile can bulan, süreklilik içindeki değişim ve gelişim sürecinde ete kemiğe bürünerek, çağdaş sosyal demokrasi ile insan, sevgi ve bilgi odağında bütünleşen bir siyaset anlayışıdır.

Anadolu Solu'nun özü insandır. Bu siyaset anlayışı, Türkiye siyasetinde insan, sevgi ve bilgi bütünselliğini merkez kabul eden yeni bir açılım olarak ortaya çıkmıştır. Bu açılımda, insan, sevgi ve bilgi bütünselliğinin, bilim ve bilimsel düşüncenin üstünlüğü temelinde yüceltilmesi iddiası ortaya konulmaktadır.

Anadolu solu, M. Kemal ile can bulmuş ve Anadolu Ulusal Devrimi (6 Ok ve 7 tamamlayıcı ilke) temelinde yükselmeye başlamıştır. Atatürk'ün düşünce veya söylemleri, insancıllık açısından incelendiğinde, O'nun insanın yüceliğini ve üstünlüğünü muhteşem bir biçimde ön planda tuttuğu görülmektedir.

Anadolu Solu'nun ete, kemiğe bürünme sürecinde en önemli etken, Atatürk'ün doktrini reddeden, bilim ve bilimsel düşünce ile aklı esas alan anlayışı olmuştur.

Bilim ve bilimsel düşüncenin üstünlüğü, diyalektik mantık çerçevesinde, süreklilik içinde yenilik, değişim ve gelişim anlayışının esas kabul edilmesini gerekli kılmaktadır. Bu esas, 6 Ok'taki devrimcilik ilkesinin özgün niteliğini oluşturmaktadır. Bu özgün nitelik, daha çağdaş, daha mutlu ve güçlü bir Türkiye'nin yaratılması amacıyla, zaman sürecinde 6 Ok'un tümün için yeni yorumlar, yeni açılımlar yapılmasını, bir bakıma, zorunlu kılmaktadır.

Yaşadığımız zaman kesitinde "6 Ok" nasıl anlaşılmalıdır? Bir diğer anlatımla; Cumhuriyetçilik, Laiklik, Ulusçuluk (Milliyetçilik), Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik ilkeleri nasıl ele alınmalı, nasıl yorumlanmalıdır? Bu sorunun yanıtını Anadolu Solu açılımı vermektedir.
Bu açılımla Anadolu Solu, aynı zamanda, Çağdaş Sosyal Demokrasi ile insan, sevgi ve bilgi odağında aşağıdaki şekilde bütünleşmektedir:
Cumhuriyetçilik: Demokrasi, Özgürlük ve Eşitlik Bütünlüğünde Yaşam Biçimi
Ulusçuluk (Milliyetçilik): Sevgi, Barış, Güven ve Dayanışma Bütünlüğünde Yurttaşlık
Halkçılık: Emeğin ve Orta Sınıfın Bütünlüğü ve Üstünlüğünde Sosyal Adalet
Devletçilik: İşsizliğin, Yoksulluğun ve Yolsuzluğun Yok Edilmesinde Çağdaş Sosyal Devlet
Laiklik: Aklın Özgürleştirilmesi
Devrimcilik: Gençliğin Bütünlüğünde Değişim ve Gelişim.
Anadolu Solu'na ilişkin, yukarıdaki açılımın ayrıntısına girmeden önce, uygulanan yöntem ve ulaşılan sonuç konusunda bazı açıklamaların yapılması yararlı görülmektedir.
Anadolu Solu açılımında, birinci olarak, CHP'nin mevcut programından hareket edilmiştir.
İkinci olarak, M. Kemal'in değişik zamanlarda açıkladığı ve 6 Ok'un her bir ilkesi ile bağlantısı bulunan düşünceleri, süreklilik içinde değişim ve gelişim anlayışı uyarınca, hem Çağdaş Sosyal Demokrasinin temel ilkeleriyle, hem de Avrupa Birliği üyeliği (Kopenhag Kriterleri) yaklaşımıyla bir potada eritilmeye çalışılmıştır.

4.1. Cumhuriyetçilik:
4.1.1. M. Kemal'in Cumhuriyetçilik Konusunda Kimi Düşünceleri:
M. Kemal'in Cumhuriyet, Demokrasi, Özgürlük ve eşitlik gibi konularda açıkladığı, kimi düşünceleri ele alındığında, bunların, demokrasi özünde birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları olduğu ortaya çıkmaktadır.
-"Kadın meselesinde cesaretli olalım. Kuruntuyu bırakalım. Açılsınlar, onların beyinlerini ciddi ilimler ve fenler ile süsleyelim. Namusu; bilimsel ve sağlıklı biçimde açıklayalım... Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim". (Karlsbad, 6 Temmuz 1918)
-"Fakat esas itibariyle incelenirse, bizim görüşlerimiz - ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir; halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki bu, dünyanın en kuvvetli bir esası, bir ilkesidir". (14 Ağustos 1920).
-".Efendiler! Biz bu hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güvencede bulundurabilmek için, bütün sosyal topluluğumuzca, bütün milletimizce, bizi yok etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı, milletçe mücadeleyi uygun gören bir sistemi takip eden insanlarız". (TBMM, 1 Aralık 1921)
-"Tam eşitlik. Erkeklerin hakları ne ise onlarınki de (kadınların) aynı. Hürriyetlerini hakkı ile kazandılar. Milletin yarısının sosyal hayata yabancı, uzak kalması uygun bulunamaz". (Ankara, 3 Aralık 1921, Gaulis, Berthe)
-"Bizim hükümetimiz bir halk hükümetidir. Tam bir danışma hükümetidir. Yeni Türkiye devletinde saltanat millettedir". (19 Ocak 1923).
-"Yeni Türkiye'nin Milli Eğitim Programında kadın ile erkeğin aynı derecede eğitim görmesi kararlaştırılmıştır". (Bursa, 23 Ocak 1923, Vakit)
-"Benim için dünyada en büyük makam ve ödül, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır". (Mersin : 17 Mart 1923)
-"Türkiye'de şimdiki durumda olduğu kadar, ileride, daha çok demokratik bir Cumhuriyet oluşacak ve bu Cumhuriyet, hiç bir şekilde Batı cumhuriyetleri esaslarından farklı olmayacaktır". (Ankara : 22 Eylül 1923)
-"Cumhuriyet, yalnız adı bile kişi hürriyetini aşılayan sihirli bir aşıdır. Görülecektir ki, Cumhuriyet imkanları olan her memleket, hürriyet davasında er geç başarılı olacaktır". (Ankara: Egeli, Münir Hayri)
-"Bir gün gelecek ki, bütün Türk kadınları, yalnız çocuklarını büyütmek ve eğitmek konusundaki görevlerine uymak şartıyla erkeklerle tam eşitlik içerisinde yaşayacaklardır". (Ankara: Şubat 1923, İkdam, 6 Mart 1923)
-"Bundan dolayı kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok ilim ve kültür sahibi, daha çok bilgili olmak zorundadırlar." (Konya:21 Mart 1923, Yeni Gün)
-"Gerçek demokrasi ile bu memleketin kurtarılabileceği inancında samimi olduğuma inanmanız ve bana güvenmeniz gerekir". (22 Şubat 1924).
-"Türk milletini demokrasiden başka bir şekilde yönetme imkanı yoktur". (Bursa: 11 Eylül 1924)
-"Politika dünyasında, bir çok oyunlar görülür. Fakat, kutsal bir ülkünün belirtisi olan Cumhuriyet yönetimine, çağdaş harekete karşı cahillik ve taassup ve her çeşit düşmanlık ayağa kalktığı zaman, özellikle ilerici ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçek ilerici ve Cumhuriyetçi olanların yanıdır ; yoksa gericilerin ümit ve faaliyet kaynağı olan saf değil." (Ankara : 20 Ekim 1927)
-".Bundan dolayı, demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıklı uygulamasını sağlayan hükümet şekli, Cumhuriyettir". (Ankara : 1929, Afetinan)
-"Çağdaş demokraside, kişisel hürriyetler, özel bir değer ve önem kazanmışlardır ; artık, kişisel hürriyetlere devletin ve hiçbir kimsenin müdahalesi söz konusu değildir.Söz konusu olan hürriyet, sosyal ve medeni insan hürriyetidir". (Ankara : 1929, Afetinan)
-"Bizim düşüncemizde ; çiftçi, çoban, amele, tüccar, sanatkar, asker, doktor, kısacası her hangi bir sosyal kurumda çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir". (Ankara : 1929, Afetinan)
-"Bugün içimizde bulunan Hristiyan, Musevi vatandaşlar, kaderlerini ve talihlerini Türk milliyetine vicdani istekleriyle bağladıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözüyle bakılmak, medeni Türk milleti'nin asil ahlakından beklenebilir mi ?" (Ankara : 1929, Afetinan)
-"Benim amacım Türkiye'de, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde millet egemenliğini kuvvetlendirmek ve ebedileştirmektir". (Ankara : 25 Eylül 1930)
-"Türk milleti tabiatı gereği demokrattır. Türk milletinin esas hamuru demokrasidir". (Ankara: 11 Kasım 1930)
-"Yolunda çalıştığımız büyük ülküyü, halkın kalbinde bir fikir halinden, bir duygu haline getirmelisiniz. Demokrasinin ne olduğunu halka anlatmak özellikle sizin görevinizdir". (18 Aralık 1930).
-"Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise ancak kişinin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü teşebbüse girebilmek serbestliğine sahip olmakla mümkündür". (Kılıç, Ali: Atatürk'ün Hususiyetleri)
-"Bundan dolayı, demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıklı uygulamasını sağlayan hükümet şekli, Cumhuriyettir. Çağdaş bir Cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir". (Muhit Mecmuası : Haziran 1931)
-"Türk milletinin karakterinde hürriyet vardır, demokrasi vardır, eşitlik vardır". (Gökçen Sabiha).
-"Biz Türkler ruhen demokrat doğmuş bir milletiz". (Karal, Enver Ziya).
-"Biz Cumhuriyeti kurduk, o on yaşını doldururken, demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır". (Ankara: 4 Haziran 1933)
-"Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasal hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadının,ı artık Tarihlerde aramak gerekecektir. Türk kadını evdeki medeni yerini yetkiyle almış, iş hayatının her alanında başarılar göstermiştir. Siyasi hayatta belediye seçimlerinde tecrübesini yapan Türk kadını, bu defa da milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin bir çoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu yetkinlik ve liyakatle kullanacaktır". (Ankara:5 Aralık 1934, Eldeniz, Perihan Naci)
-".Kısacası, çocuklarımızı artık, düşüncelerini, hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılıkta başkalarının samimi düşüncelerine, saygı beslemeye, alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde; yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışılmalıdır". (Ankara: Soyak, Hasan Rıza)
Yukarıdaki alıntılar M. Kemal'deki demokrasi, özgürlük ve eşitlik anlayışının kimi somut örnekleridir. M. Kemal'e göre demokrasi, Cumhuriyetin bağrından doğmalıdır ve doğacaktır Cumhuriyetin demokratikleşmesini, cumhuriyetçilik ilkesinin kaçınılamaz, doğal sonucu olarak kabul etmek gerekir. Cumhuriyetçilik, demokrasinin tarihsel ön koşulu, hazırlayıcısı işlevini görmüştür ve görmeye de devam edecektir.
Bu görüşler ışığında, CHP Programı, Sosyal Demokrasi İlkeleri ve Kopenhag kriterlerinden hareketle...

4.1.2. Anadolu Solu'nda Cumhuriyetçilik Yorumu: Demokrasi, Özgürlük ve Eşitlik Bütünlüğünde Yaşam Biçimi
Cumhuriyet, Türkiye tarihinin en köklü dönüşümüdür. Egemenliğin kaynağını ulusta bulan anlayıştır; "saltanat kavramının yıkılması", "milli iradenin" getirilmesidir; "tebaa"nın yerini, "yurttaşın" almasıdır. Cumhuriyet Türkiye'de, demokrasinin, özgürlüğün ve eşitliğin tarihsel ön koşuludur. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, bir bütün olarak, Cumhuriyetçilik ışığında gelişmektedir. Bu nedenle, cumhuriyeti eksilterek demokrasiyi arttırmak, ya da demokrasiyi cumhuriyete yönelik bir tehdit gibi algılamak, kesinlikle yanlıştır. Cumhuriyette, "yurttaşlık" kavramı temel öğe ve temel tanımdır. Asıl olan "T.C. yurttaşlığı"dır. Türkiye'de kültürel ve dinsel tanımlar resmi ölçüt olmaktan çıkarılmıştır ve sivil topluma bırakılmıştır.
Türkiye, en kısa sürede, daha demokratik, daha özgürlükçü, daha eşitlikçi ve daha adaletli bir ülke konumuna getirilmelidir.


Cumhuriyetçilik İlkesi'nin günümüzdeki demokrasi anlayışına göre, demokrasi sürekli ve sonsuz bir kavramdır. Bu çerçevede, insan hakları, çağı paylaşmak, sosyal adalet, laiklik, dürüstlük, çoğulculuk, gelişme gibi temel ölçüler ile bütünleşen bir toplum oluşturulması öngörülmelidir. Cumhuriyetimizi meydana getiren tüm unsurların, inanç ve kimlik özelliklerinin, siyasal tercihlerin, "kendi demokratik farklılaşmaları içinde bütünlüğü" anlayışı geliştirilmelidir. Çünkü demokrasi, insanların, inançların, düşüncelerin, siyasetlerin ve anlayışların özgürce farklılaşıp, barış ve bütünlük içinde birlikte varolabildiği sistemdir. Demokrasi anlayışlarda ve davranışlarda gerçekleşmeli, bir yaşam biçimine dönüşmelidir.

Demokrasi, bir anlayışlar ve değerler bütünüdür; bir kültür olayıdır. Demokrasi kültürünün benimsenmesi yaygınlaşması amacıyla, kamunun sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte ciddi çabasına ve organizasyonuna gereksinim vardır. Demokrasinin bir yaşam biçimine dönüşebilmesi için, "özgürce farklılaşıp tartışarak, uygarca uzlaşma" yeteneği, "farklı olanların birlikte yaşayabilme" özelliği, "karşıtların meşruiyeti" anlayışı, "hoşgörü" ve "sentez" alışkanlıkları sistemli şekilde özendirilmelidir.

Sivil toplum yapılanması desteklenmeli ve geliştirilmelidir. Okul aile birliklerinden, sendikalara, meslek odalarına, tüketici koruma hareketlerine; yöresel güzelleştirme derneklerinden, çevreci kuruluşlara, dayanışma ve ortak ilgi topluluklarına kadar tüm "yurttaş beraberlikleri" özendirilmelidir. Bu özendirmede amaç "sıradan yurttaşın" sivil kurumlar aracılığıyla ülkede etkin duruma gelmesi, devlet karşısında edilgenlikten çıkarılmasıdır.
Demokrasinin temel kurumu olan parlamento, eskimiş anlayışlara dayanan, verimsizliğe, zaman ve enerji kaybına yol açan çalışma ve konuşma usullerinden arındırılmalıdır. Katılım, çözüm üretimi, sentez alışkanlıkları, çağdaş parlamentoların işleyiş özellikleriyle gelişti-rilmelidir.

Demokrasi, atanmışların değil, seçilmişlerin önceliğinde ve mutlak sorumluluğunda gelişir. Türkiye bu özelliğe en kısa sürede kavuşmalıdır.

Bütün kurumlarıyla, mekanizmalarıyla ve anlayışlarıyla eskiyen, akılcılıktan uzaklaşan, halka yabancılaşan ve topluma enerji ve kaynak kaybettiren mevcut yönetim yapılanması terk edilmelidir. Köklü bir yenileşme programıyla çağdaş devlet yönetimi biçimlenmelidir. Merkezde yoğunlaşmış sorumluluk ve yetkilerin bir bölümü, katılımcı demokrasinin ve ülke bütünlüğünün çerçevesinde yerel yönetimlere devredilmeli, böylece daha demokratik ve daha etkin bir yapılanma gerçekleştirilmelidir.

Cumhuriyetçilik İlkesi'nin günümüzdeki eşitlik anlayışı, Cumhuriyeti oluşturan tüm insanların birer yurttaş olarak eşit ve bütün olduğu esasına dayanır. Bu anlayış, gelirlerin hem oluşumunda ve hem de paylaşımında adaletin sağlanmasını gerekli kılar. Bu çerçevede sosyal sınıfların ve bölgelerin arasındaki eşitsizliklerin azaltılması esas olmalıdır. Bu esasın ön koşulu ise, fırsat eşitliği ve yarışma özgürlüğüdür. Fırsat eşitliği, öncelikle eğitim alanında sağlanmalıdır. Devlet ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliğinde kurumsallaştırılmalıdır. Yarışma özgürlüğüne gelince bu hak, çalışma yaşamının tüm alanları için, Dünya ölçeğinde gerçekleştirilmelidir.

Türkiye, kadın-erkek eşitliğinin eksik kalmış ve aksayan boyutlarını ortadan kaldırmalıdır. Kadın haklarına yalnızca hukuk ve ekonomi alanında değil, siyasette ve yönetime katılımda, yaşamın tüm evrelerde paylaşılmasında, aile içindeki eşitlik düzeyinde sahip çıkılmalıdır.
Cumhuriyetçilik ilkesinin günümüzdeki özgürlük anlayışına göre, insan kişiliğinin, düşüncesinin ve kavrayışının, insan yeteneklerinin ve yaratıcılığının engelsiz ve sürekli gelişebilmesi, bir bütün halinde, insan varlığının olmazsa olmaz koşuludur.

Bu nedenle siyasal, düşünsel, toplumsal, dinsel ve bireysel özgürlükler bir bütündür. Özgürlükler bu bütünlük içinde görülmeli ve savunulmalıdır.
Özgürlüklerin özü olan insan haklarına her düzeyde sahip çıkılmalı, bu hakların ihlaline kesinlikle son verilmelidir. Yasakları tanımlayan anayasa anlayışından, özgürlükleri tanımlayan anlayışa geçilmelidir.

Demokrasi, barış ve insan hakları çerçevesinde her düşünce konuşulabilmeli, yazılabilmeli ve örgütlenebilmelidir. Sendikal, siyasal, dinsel özgürlükler ve onlara güç veren örgütlerin özgürlüğü, çağdaş demokrasilerin doğal ölçüleri içinde mümkün olabilmelidir.
Tüketici hakları, çevre hakkı, çocuk hakları gibi yeni kuşak insan haklarının tümü, çağdaş demokrasinin evrensel kuralları uyarınca, tartışma konusu olmaktan çıkarılmalıdır. Yine aynı çerçevede, insanların farklılaşma özgürlüğü "alışılmışın dışına çıkma, genel kabullerden ayrışmak" özgürlüğü de temel bir haktır. Bu hakkın demokrasi ve saygı kurallarında kullanımı koşuluyla, kullananların sayısı ve ayrışma nedeni ne olursa olsun, bu temel özgürlük sakınılmalı ve korunmalıdır.

Türkiye; bireyi engelleyen değil, onun yaratıcılık ediminin önünü açan politikaların uygulayıcısı olmalıdır. Bu nedenle bireyin özgürlüğü ve dokunulmazlığı, yeri ve önemi yeniden düşünülmelidir. Bireysel dinamiğin topluma katkılarının önü, girişim ve yarışma özgürlüğünün adaletli koşulları hazırlanarak açılmalıdır. Türkiye toplumsallıkla bireyselliği uzlaştırmanın en olumlu ve en verimli modelini oluşturmalıdır.

Birey, devlet vesayetinden çıkarılmalıdır. Çünkü Türkiye'de devletin vasiliği, vatandaşın demokratik haklarını ve insan haklarını sınırlamak için bir geleneğe dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle Türkiye'de, bireyi özgürleştirmenin başlıca koşullarından biri, onu vesayetten kurtarmaktır.

Habere, kültüre, bilgiye ulaşabilir olmak temel özgürlükler kategorisinde kabul edilmelidir. Toplum haberin, kültürün ve bilginin organizasyonunda, her yurttaşın en azından kitle iletişim araçlarıyla bu kaynaklardan yararlanmasını güvence altına almalıdır

4.2. Ulusçuluk (Milliyetçilik):
4.2.1. M. Kemal'in Ulusçuluk Konusunda Kimi Düşünceleri:
M. Kemal'in Ulusçuluk (Miliyetçilik) hakkında açıkladığı kimi düşünceleri; yurttaşlık, eşitlik, sevgi, güven, barış ve dayanışma gibi anlayışları içermektedir.
-"Türkiye halkı soy veya din ve kültür yönünden birleşmiş, bir birine karşı, karşılıklı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve menfaatleri ortak olan bir sosyal toplumdur. Bu toplumda soy haklarına, sosyal haklara ve çevre şartlarına saygı, iç siyasetimizin temel noktalarındandır. (1 Mart 1922).
-"Böyle mi olmalıydı?... Ne gerek vardı buna?... Zavallı insanlık!..." (Dumlupınar savaş alanındaki acıklı durum karşısındaki sözü. Dumlupınar: 31 Ağustos 1922)
-"Memleket dayanışma içinde bir birliğe muhtaçtır. Bayağı politikacılıkla milleti parçalamak hainliktir. " (Akhisar : 10 Ekim 1925)
-"Türk milletinin her bir kişisi birtakım farklarla ve fakat genel olarak birbirine benzer. Bazı yapılış farklarını ise doğal bulmak gerekir. Çünkü... başka başka iklimlerin etkisi altında, başka başka cinsten yerlilerle binlerce yıl yaşamış, kaynaşmış bu kadar eski ve bu kadar büyük bir insan toplumunun bugünkü çocuklarının tamamı tamamına birbirine benzemeleri mümkün müdür?... Türk milletini yalnız bir bölgede, iklimi aynı dar bir alanda meydana gelmiş sanmak doğru değildir... (Ankara: 1929, Afetinan)
-"Büyük önder ne benim; ne şudur, ne budur. Büyük önder, hepimizin mensup olmakla kıvanç duyduğumuz o büyük Türk milletidir. Biz onun yüksek egemenliği altında; onun amaçlarına hizmet etmekle ancak görevimizi yapabiliriz." (Çambel, Hasan Cemil)
-"Bugünkü Türk milleti, siyasi ve sosyal toplum içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri, hatta lazlık ve boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin bu keyfi yönetim devirleri ürünü olan bu yanlış adlandırmalar -birkaç düşman aleti, gerici beyinsizden başka- hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir etki doğurmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de, bütün Türk milli toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, haklara sahip bulunuyorlar. Bugün içimizde bulunan Hristiyan, Musevi vatandaşlar, kaderlerini ve talihlerini Türk milliyetine vicdani istekleriyle bağladıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözüyle bakılmak, medeni Türk milletinin asil ahlakından beklenebilir mi? (Ankara, 1929)
-"En iyi fert, kendinden çok mensup olduğu sosyal toplumu düşünen, onun varlığını korumaya ve mutluluğuna kendini adayan insandır". (Edirne : 24 Aralık 1930)
-"Türk siyasetinin esaslı ilkeleri, barış ve insan severliktir. Biz, bunlar için çalışıyoruz ve çalışmakta devam edeceğiz". (Ankara: 5 Kasım 1931, Milliyet)
-"...İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanlıktan uzak ve son derece üzüntü duyulacak bir yoldur. İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjidir". (Ankara: 26 Ekim 1931)
-"Diyarbakır'lı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu, Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep bir soyun evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bizim yeni işimiz budur: Bu damarlar, biribirini duysun ve biribirini tanısın... Bu dediğim şey gerçek olacak; çünkü gerçektir. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve bu alem, dünyaya hayret verecek, ışığı ve feyzi insanlığa saçacaktır..." (26 Eylül 1932, Diyarbekir Gazetesi
-"Sömürgecilik ve emperyalizm yer yüzünden yok olacak ve yerlerini, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır". (Ankara:27 Mart 1933)
-"İnsanlar arasında, kin ve hırs denilen olumsuz duyguları boğmak, öldürmek gerekir. Onun yerine insan denilen varlığın büyüklüğü fikri ve bu büyüklüğü sevmek esası konulmalıdır". (İstanbul: 27 Mayıs1935)
-"Türk Cumhuriyeti toplumu, kendisine hedef olarak insanlığı ve kültürü almıştır. Türk'ün yeni gittiği yol ve varmak istediği nokta kültür hayatında yükselmek, insanlık yolunda ilerlemek ve elinden geldiği kadar barışa ve insanlığa hizmet etmektir. Bütün bu kutsal hedeflere yürürken yurdumuzda barış ve huzur, dünyada barış ve huzurdur". (İstanbul: 27 Mayıs 1935)
-"Medeniyet demek, af ve hoşgörü demektir. İlkel toplumlardır ki, kan davası güderler". (Ankara: 6 Aralık 1936, Soyak, Hasan Rıza)
-"...İnsanlıkta mutluluk,... insanoğullarının birbirine yaklaşması, insanların birbirini sevmesi, hepsinin temiz duygu ve düşüncelerini birleştirmesiyle olacaktır". (İstanbul: 2/3 Eylül 1936)
-"Ben bu toprakları seviyorum, yurdumun topraklarını, dağlarını, taşlarını... Göğünü havasını seviyorum memleketimin... Köylüsünü, çiftçisini, ırgatını, işçisini, balıkçısını, çobanını, sanatçısını, askerini, gencini, ihtiyarını, bütün insanlarını seviyorum memleketimin..." (Ankara,1937; Gökçen, Sabiha)
-"...En uzakta sandığımız olayın bize bir gün etki etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için insanlığın hepsini bir vücut ve bir milleti bunun organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki bir acıdan, diğer bütün organlar etkilenir... İşte bu huzurluluk içinde bütün dünyayı düşünmek fırsatı bizdedir. "Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne?" dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi, onunla ilgilenmeliyiz. (Ankara: 17 Mart 1937, Yalman, Ahmet Emin)
-"Dünyada , şimdiye kadar, başka başka milletlerin birlik kurdukları ve yüzyıllarca beraber yaşadıkları görülmüştür. Bizim kurmak istediğimiz birliğin tarihte geçmiş olan birliklerin çok üstünde olmasını isteriz..." (Ankara: 27 Şubat 1938)
Bu görüşlerin ışığında ve CHP Programı, Sosyal Demokrasi İlkelerin ve Kopenhag kriterlerinden hareketle...

4.2.2. Anadolu Solu'nda Ulusçuluk (Milliyetçilik) Yorumu: Sevgi, Barış, Güven ve Dayanışma Bütünlüğünde Yurttaşlık
Ulusçuluk ilkesinin özü, esası şudur:
Milliyetçilik, "ırka" indirgenemez. Türkiye bütününü oluşturan çok sayıdaki etnik özellik karşısında devletin yanlılığı, öncelik tercihi kesinlikle söz konusu olamaz.
Ulusçuluk İlkesi'nin Yurttaşlık, anlayışında, herkes aynı hakka, aynı hukuka sahip eşit bireylerdir. Devlet herkesi eşit şekilde temsil ve ifade eder.
Hangi kökenden gelirse gelsin, hangi dili konuşursa konuşsun ve hangi inancı paylaşırsa paylaşsın, kimse azınlık konumuna indirgenemez. Herkes, yurttaş olarak ülkenin asli sahibidir.
Bu anlayışa göre Ulusçuluk, bölgecilik anlayışlarının, kavimcilik benzeri küçük bağlılıkların, kan-köken bağımlılıklarının ulusal düzeyde aşılmasıdır. Ayrışmayı ortadan kaldıran bir bütünleşme hareketidir.

Ulusçuluk, farklı etnik yapılanmalar arasında bir ayırım ölçüsü değildir. Tüm farklılıkların üstünde ayrışmaları kapsayan, onların Türkiye'nin ulusal bütünlüğü çerçevesinde demokratik farklılaşma özgürlüğünü tanıyan, farklılık içinde bütünleşmeyi öngören, bütünlük idealini tanımlayan kapsayıcı bir anlayıştır.

Ulusçuluk İlkesi'nin sevgi ve barış anlayışı, demokrasi bağlamında gereksinim duyulan uzlaşmaları esas almaktadır. Buna göre, Türkiye kendi kendisi ile kavgalı olma konumundan kurtulmalıdır. Karşılıklı anlayış, hoşgörü ve barış egemen kılınmalıdır. Farklı yarar grupları, farklı kültürel ve toplumsal duyarlılık kümeleri arasında yeni anlayış ve hoşgörü kanalları açılmalıdır. İnsanların kendi farklılıkları ile "Ulusçuluğun", "Eşit Yurttaş" anlayışında bütünleşmesi esas alınmalıdır.

Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm yurttaşların birliği, güvenliği, esenliği, dünyadaki saygınlığı, bağımsızlığı, egemenliği, siyasi ve ekonomik hakları, Türkiye'nin toprak bütünlüğü temelinde titizlikle korunmalıdır.

Ulusçuluk ilkesinin dayanışma anlayışı, birbirine sevgisi ve güveni artan, şefkat ve dayanışma duyguları gelişen bir toplum düzeni kurulmasını amaçlamaktadır. Bu nedenle, sosyal güvenlik yaygınlaştırılırken, dayanışmanın geliştirilmesi için tüm özendirme yöntemlerinden yararlanılmalı, toplumsal ve bireysel duyarlılıklar ve anlayışlar bu yönde seferber edilmelidir.
Devlet, yurttaşları kaderleriyle baş başa bırakmamalıdır. Toplum ve birey anlayışında tüm yurttaşların sorumlulukları ortak olmalıdır. Her bir yurttaş, diğerinin sorumluluğunu duymalıdır.
Ulusçuluğun, dayanışma anlayışında, engelli, yaşlı, kimsesiz ve korunmaya muhtaç durumda olan yurttaşlar toplumun ortak duyarlılığı ve kaygısı içinde görülmelidir. Sivil toplumun gönüllü örgütleri, söz konusu ortak duyarlılığın pekiştirilmesi açısından, devletçe özendirilmeli ve desteklenmelidir.

Ulusçuluk, Devlet'te, işyerinde, belediyelerde, üniversitelerde ve mümkün olan her ortamda, katılımı ve çoğulculuğu, temel bir yaklaşım olarak kabul etmelidir. Kararlar, o kararla ilgili olan çevrelere ve yurttaşlara sistemli şekilde danışılarak oluşturulmalıdır. Katılımın, sevgi, barış, güven ve dayanışmayı sağlayan özelliklerinden en geniş biçimde yararlanılmalıdır.
Başka ülkelerde yaşayan yurttaşlara ve Türk topluluklarına eşit davranılmalıdır. Onlara ana dillerini ve kültürlerini yaşatıp geliştirme olanağı sağlanmalıdır.


4.3. Halkçılık
4.3.1. M. Kemal'in Halkçılık Konusunda Kimi Düşünceleri:
M. Kemal'in "Halkçılık'la" ilgili açıkladığı kimi düşüncelerinin, demokrasiyi, eşitliği, emeğin yüceliğini, sosyal düzen ve dayanışmayı, hatta sosyal devlet anlayışını içerdiği görülmektedir. Konuyla ilgili konuşmalarından kimi alıntılar, tarih sırasına göre şöyledir:
-".Efendiler! Biz bu hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güvencede bulundurabilmek için bütün sosyal topluluğumuzca, bütün milletimizce bizi yok etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi uygun gören bir sistemi takip eden insanlarız". (TBMM, 1 Aralık 1921)
-"O halde ifade ediniz efendiler! Halkçılık, sosyal düzenini çalışmasına, haklarına dayandırmak isteyen bir sosyal sistemdir." (Ankara: 1Aralık 1921, TBMM)
-"Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını çağdaş ekonomik tedbirlerle en üst dereceye ulaştırmalıyız. Köylünün çalışmasının sonuçlarını ve ürünlerini kendi menfaati lehine en üst dereceye çıkarmak, ekonomik siyasetimizin esas ruhudur." (Ankara: 1 Mart 1922, TBMM)
-"Bizim halkımız, menfaatleri birbirinden farklı sınıflar halinde değil; aksine varlıkları ve çalışmalarının sonuçları birbirine gerekli olan sınıflardan ibarettir..." (İzmir, 17 Şubat 1923)
-"(Türk Devleti) gözünde halk kavramı; her hangi bir sınıfa özgü değildir. Hiçbir ayrıcalık iddiasında bulunmayan ve genellikle, kanun önünde kesin bir eşitliği kabul eden bütün kişiler halktandır. Halkçılar; hiçbir ailenin hiçbir sınıfın, hiçbir topluluğun, hiçbir kişinin ayrıcalıklarını kabul etmeyen ve kanunları koymaktaki kesin hürriyet ve bağımsızlığı tanıyan kişilerdir." (Ankara, 9 Eylül 1923)
-"Demokrasi ilkesi "Halkçılık". Bu ilkeye göre, irade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi ilkesi, milli egemenlik ilkesi şekline dönüşmüştür". (Ankara,1929)
-"Çağdaş demokraside, kişisel hürriyetler özel bir değer ve önem kazanmıştır; artık kişisel hürriyetlere devletin ve hiçbir kimsenin müdahalesi söz konusu değildir... Söz konusu olan hürriyet, sosyal ve medeni insan hürriyetidir. Bu sebeple, kişisel hürriyeti düşünürken, her kişinin ve sonuç olarak bütün milletin ortak menfaati ve devlet varlığı göz önünde bulundurulmak gerekir. Anlaşılıyor ki, kişisel hürriyet mutlak olamaz. Bir başkasının hak ve hürriyeti ve milletin ortak menfaati, kişisel hürriyeti sınırlar..." (Ankara, 1929)
-"Milli gelirin dağılımında daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlere daha yüksek refah sağlanması; milli birliğin korunması için şarttır. Bu şartı, daima, göz önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin önemli ödevidir". (Ankara, 1929)
-"En iyi fert, kendinden çok mensup olduğu sosyal toplumu düşünen, onun varlığını korumaya, ve mutluluğuna kendini adayan insandır". (Edirne, 24 Aralık 1930)
-"(Türk Devleti'nin), bu ilke ile hedef aldığı amaç; sınıf mücadelesi yerine sosyal düzen ve dayanışmayı sağlamak ve birbirine zarar vermeyecek (bozmayacak) şekilde, menfaatler arasında uyum kurmaktır. Menfaatler; yetenek, beceri ve çalışma derecesi ile uyumlu olur". (Ankara, 20 Nisan 1931)"
-M. Kemal'in yukarıdaki kimi sözleri ışığında, CHP Programı, Sosyal Demokrasi İlkeleri ve Kopenhag kriterlerinden hareketle...

4.3.2. Anadolu Solu'nda Halkçılık Yorumu: Emeğin ve Orta Sınıfın Bütünlüğü ve Üstünlüğünde Sosyal Adalet
Yeni teknolojik devrim ve bunun sonucu yaşanmakta olan küreselleşme sürecindeki mal ve hizmetlerin, nitelikleri ile girdi kompozisyonlarında önemli değişiklikler olmaktadır. Emek kavramı ise, giderek artan oranda, nitelikli insan gücü derinliği kazanmaktadır. Bu çerçevede emek kavramı, klasik tanımındaki kol ve düşün işçilerinin yanı sıra, sanatçılardan, iş yöneticilerine, serbest meslek sahiplerine, tarım üreticilerine, esnaf ve sanatkarlara, küçük ve orta boy girişimcilere, kadar geniş bir kesimi kapsamaktadır.

Halkçılık, öncelikle emeğiyle ve alın teriyle çalışan, değer yaratan kitlelerin, yani, çiftçi, işçi ve memurların, küçük esnaf ve sanatkarlarla diğer bağımsız çalışanların, çeşitli sektörlerdeki küçük ve orta ölçekli girişimcilerin ön planda tutulmasıdır. Çalışan söz konusu emekçi kitleler, Türk toplumunun orta sınıfını oluştururlar. Orta sınıfın önde tutulması, kitlesel olarak emeğin önde tutulmasıdır. Bu tercih, Halkçılık İlkesi'ne göre ahlaki ve siyasi sorumluluğun bir gereğidir. Çünkü, yeni teknolojik devrimle birlikte üretim ve insan gücü yapısında meydana gelen olağanüstü değişiklikler, 21'inci yüzyılda, üretim ve istihdamının, küçük ve orta ölçekli işetmelerde yoğunlaşacağını ortaya koymuştur. Bu nedenle Halkçılığın amacı orta sınıftaki yurttaşa öncelikle fırsat yaratmak, önüne ufuk açmaktır. Orta sınıfa giren emekçi kitlelerin etkin ve verimli bir üretim sürecine katılmalarına olanak hazırlamak, emeklerinin karşılığını almalarını sağlamaktır. Bu konuda gereksinim duyulan ekonomik ve sosyal dönüşümlerin gerçekleştirilmesi devletin öncelikli görevi olmalıdır. Bu bağlamda orta sınıf, bir bütün olarak niteliklerine ve üretkenliğine göre, toplum ve insanlık için yararlılığına göre maddi ve manevi karşılığını almalıdır. Orta sınıfı oluşturan emekçilerin, bu ölçülere göre bulacağı karşılık, toplumda denge ve eşitlik sağlanmasına katkı getirmelidir.

Halkçılık anlayışı, orta sınıfı, muhtaç kabul edip, ona bağışlar lütfetmeyi esas alan bir popülizm (halk dalkavukçuluğu) ifadesi değildir. Emekçi kitlelerin kısa vadede duymak isteğini söylemek değildir.

Halkçılığın gereği, sorumluluktur. Sosyal demokrasi değerlerini ve çağdaş sosyal devlet anlayışını akılcılıkla, üretkenlikle bütünleştirmektir. Toplumdaki her türlü imtiyazın kaldırılması, eşitliğin her alanda egemen kılınmasıdır.

Türkiye'de orta sınıfın emek gelirinden başka bir geliri olmayan büyük bölümü, ekonomik özgürlüklerinin çok kısıtlı olması nedeniyle, demokratik hakları yeterince kullanamamaktadır. Bu nedenle, en fazla sömürülen toplum kesimi konumunda bulunmaktadır. Oysa, emek en yüce değerdir, yaratıcılığın ve üreticiliğin kaynağıdır. Emek, insan kişiliğinin oluşmasında, insan yeteneklerinin gelişmesinde ve insanın toplumla bütünleşmesinde temel etkendir. Emek, insandaki yaratıcılık ediminin ve dolayısıyla insandaki üstünlüğün dışa yansıması ve somutlaşmasıdır.

Orta sınıfı oluşturan emekçi kitleler, çocuklarına yüksek eğitim yaptırma olanağını, giderek yitirmektedirler. Öncelikle işçi, çiftçi, memur, küçük esnaf ve sanatkar çocuklarının eğitiminde ortaya çıkan engellerin ortadan kaldırılması, onlara eşit koşullarda yarışma özgürlüğünün sağlanması, toplumun ortak duyarlılığı olmalıdır.

Halkçılık ilkesinin nihai hedefi, Türkiye'de yerleştirilmiş soygun düzenine son verilerek, yerine, insanlara yalnızca insan olduğu için değer verilmesi gereğini esas kabul eden "Sosyal Adalet Düzeni'nin" kurulmasıdır. Bu düzende; kimse kimseyi ezemeyecek, sömüremeyecek, herkes yaşamı boyunca, geçimi, sağlığı ve geleceği bakımından güvenlik içinde olacaktır. Yurttaşların tümü, eğitim ve çalışma yaşamındaki fırsat eşitliklerinden, yarışma özgürlüklerinden yararlanabilecek, böylece insan onur ve saygınlığına uygun bir şekilde yaşamını sürdürebilecektir.


4.4. Devletçilik
4.4.1. M. Kemal'in Devletçilik Konusunda Görüşleri:
Öncelikle belirtmek gerekir ki, M. Kemal'in, Devletçilik ile ilgili düşüncelerine bakıldığında, Devletçilik ilkesinin, tamamen pragmatizm anlayışına dayandırıldığı görülmektedir.
Bu çerçevede Devletçilik ilkesi, Ülke'de müteşebbisin, sermayenin son derede kıt olduğu bir zaman kesitinde, Türkiye'nin en kısa sürede kalkındırılması için durumların, şartların ve zorunlulukların gerektirdiği bir uygulama olarak kabul edilmiştir.
Devletçilik ilkesinin esası, Ülke'de hızlı ve topyekün bir kalkınmanın-gelişmenin süratle sağlanması zorunluluğuna dayan-maktadır.
M. Kemal'in Devletçilik ile ilgili konuşmalarından kimi alıntılar şöyledir:
-"... Ekonomide faydalı olabilmek için teoriler ve kavramlar ile vakit geçiştirecek zamanımız kalmamıştır." (İzmit, 15 Ocak 1923)
-"Devlet ile ferdin karşılıklı faaliyet alanlarını ayırmak... Devlet'in, bu husustaki faaliyet sınırını çizmek ve bu hususta dayanacağı kuralları belirlemek; diğer taraftan, vatandaşın ferdi teşebbüs ve faaliyet hürriyetini sınırlamamış olmak, devleti yönetmeye yetkili kılınanların düşünüp çözümlemesi gerekli meselelerdir. İlke olarak, devlet, ferdin yerine geçmemelidir. Fakat, "Ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de, ferdin kişisel faaliyeti, ekonomik kalkınmanın esas kaynağı olarak kalmalıdır. Fertlerin gelişmesine engel olmamak, onların her görüş noktasında olduğu gibi, özellikle ekonomik alandaki hürriyet ve teşebbüsleri önünde, devletin, kendi faaliyetiyle, bir engel meydana getirmemesi, demokrasi ilkesinin en önemli esasıdır. O halde diyebiliriz ki, "Fertlerin gelişmesinin engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet faaliyetinin sınırını oluşturur. Buna göre, "genellikle zamanına ve yerine göre, devamlı bir özellik gösteren, ekonomik bir işi, devlet üzerine alabilir. Mesela; bir iş ki, büyük ve düzenli bir yönetimi gerektirir ve özel fertler elinde tekelleşmek tehlikesini gösterir veyahut genel bir ihtiyacı karşılar, o işi de devlet üzerine alabilir. Bu açıkladığımız anlam ve anlayışta, "Devletçilik, özellikle sosyal, ahlaki ve millidir." (Ankara, 1929)"
Memlekette her çeşit üretimin arttırılması için, özel teşebbüsün, devletçe çok gerekli görüldüğünü önemle belirttikten sonra, diyebilmeliyiz ki, "Devlet ve özel teşebbüs birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Devlet ve fert dediğimiz zaman, bu kelimelerin soyut anlamı değil; tek ve gerçek olan "sosyal insan" yani toplum içinde yaşayan fertleri belirtmek istiyoruz. İşte bu insanın iki türlü menfaati vardır. Bu menfaatlerin bir kısmı kişiseldir. Diğer kısım menfaatler ortaktır. İyice düşünülürse, bu iki çeşit menfaat, birbirine denktir. Çünkü sosyal insanın hayatı için her iki menfaat aynı derecede gereklidir. Buna göre, bizce devlet ve fert kelimeleri, genel veya özel menfaatlerden biri düşünüldüğüne göre ve fakat her iki durumda da sosyal insanı ifade eden ve açıklayan iki terimdir. Yani demek istiyoruz ki, yalnız başına fert ve fertlerden soyutlanmış devlet düşünmüyoruz. Devlet, fertlerin oluşturduğu milli toplumun göze görünen şeklidir. Ancak, fert emeğinin gelirini; devlet de sosyal gelişmeden meydana gelecek geliri almak zorundadır." (Ankara: 1929, Afetinan)

-"Bu görüşlerin, bizim durumumuza daha yakından ilgisini düşünelim. Cumhuriyetimiz henüz çok gençtir. Geçmişten kendisine kalan bütün hayati işler, zamanın gerektirdiklerini doyurucu derecede değildir. Siyasi ve fikri hayatta olduğu gibi ekonomik işlerde de, fertlerin teşebbüsleri sonucunu beklemek doğru olmaz. Önemli ve büyük işleri, ancak milletin milli servetine ve devletin bütün teşkilat ve kuvvetine dayanarak; milli egemenliğin uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle ödevli olan hükümetin, mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih olunmalıdır. Diğer bazı devletlerin ikinci derecede görebileceği ve fertlerin teşebbüslerine bırakılmasında sakınca olmayan işlerden bir çoğu bizim için hayatidir; ve birinci derecede önemli devlet ödevleri arasında sayılmalıdır." (Ankara: 1929, Afetinan)
-"Özetle, Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenlerin, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber, (Ilımlı Devletçilik) ilkesine uygun yürümeleri, bugün içinde bulunduğumuz durumlara, şartlara ve zorunluluklara uygun olur". (Ankara, 1929, Afetinan)
-"Vatandaşların teşebbüs ve sorumluluk duyguları ne kadar gelişirse, devlet için o kadar iyidir". (Ankara: 1929, Afetinan)

-"Türkiye'nin uyguladığı Devletçilik sistemi, 19. yüzyıldan beri Sosyalizm teorisyenlerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur:
Fertlerin, özel teşebbüslerini ve kişisel faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve bir çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye vatanında yüzyıllardan beri kişisel ve özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi. Ve görüldüğü gibi, kısa bir zamanda yapmayı başardı. Bizim takip ettiğimiz yol, görüldüğü gibi, liberalizmden başka bir sistemdir". (İstanbul, 27 Mayıs 1935)
-"Kesin zorunluluk olmadıkça, piyasalara karışılamaz; Bununla beraber, hiçbir piyasa da başıboş değildir". (TBMM, 1 Kasım 1937)

M. Kemal'in konuyla ilgili sözleri ışığında, CHP Programı, Sosyal Demokrasi İlkeleri ve Kopenhag kriterlerinden hareketle...


4.4.2. Anadolu Solu'nda Devletçilik Yorumu: İşsizliğin, Yoksulluğun ve Yolsuzluğun Yok edilmesinde Çağdaş Sosyal Devlet
Devletçilik ilkesinin temeli, "yurttaşın devlet için değil, devletin yurttaş için var olduğu" anlayışıdır. Bu anlayış çerçevesinde, Devletin tüm ekonomik, sosyal ve siyasal hedeflerinin odağında insan vardır. Devlet birey ilişkileri söz konusu olduğunda bireyin , devletin önünde tutulması esastır.

Ekonomik kalkınmanın ana kaynağı, bireyin yaratıcılık edimi, girişimcilik bilinci ve yeteneğidir. Bireyin, yaratıcılık edimi ile yararlı ve üretken girişimcilik özgürlüğünün önünde devletin veya tekel, kartel gibi kurumsallaşmaların engel oluşturması kesinlikle söz konusu olamaz.
Ekonomik kalkınmanın temel amacı, üretken istihdam olanakları yaratılarak, insanın ekonomik açıdan bağımsızlığa kavuşturulmasıdır. Böylece, insandaki yaratıcılık ediminin önünün açılması ile toplum, bir arada, her yönüyle geliştirilmiş olacaktır.

Bu nedenle insanın ve toplumun gönencinin, özgürlüğünün, mutluluğunun bir arada arttırılması için üretken tam istihdamın sağlanması, işsizlik ve yoksullukla mücadele ana hedef olmalıdır. Bu hedef, ekonomik kalkınma sürecinin her aşamasında devletçe gözetilmelidir. Söz konusu ana hedef, çağdaş sosyal devlet anlayışının özünü, esasını oluşturmaktadır. Üretken tam istihdamın sağlanması, işsizlik ve yoksullukla mücadele çerçevesinde devlet, öncelikle aşağıda belirtilen üç konuda yükümlülük üstlenmelidir.
- Tüm çalışanların, insan onur ve saygınlığına yaraşır bir gelir düzeyine kavuşturulması.
- Gerek çalışanlar, gerekse bölgeler arasındaki mevcut gelir dağılımı adaletsizliklerinin giderilmesi.
- Bütün yurttaşların tüm yaşamları boyunca, özürlülük, işsizlik, sağlık, yaşlılık, maluliyet, ölüm, analık, iş kazası ve meslek hastalığı, bakıma ve korunmaya muhtaçlık gibi risklere karşı Sosyal Güvenlik Şemsiyesi altında tutulması.
Söz konusu yükümlülükler, çağdaş sosyal devlet anlayışının olmazsa olmaz koşullarıdır.
Kalkınma süreci, ekonomik, toplumsal ve siyasal yönleriyle bir bütün olarak görülmelidir. Devlet, yurttaşlarının yararları ile toplumsal yararlar arasındaki dengenin sağlıklı oluşabilmesi için, etkin önlemler alabilmenin yetkisine ve olanağına sahip bulunmalıdır.
Türkiye'de son onbeş yıllık zaman sürecinde yaklaşık 150 milyar dolarlık yolsuzluk yapılmıştır. Bu yolsuzluğun 50 milyar dolarlık bölümü bankacılık sisteminde olmuştur. Böylesine büyük bir yolsuzluğun, siyasetin tepelerinden destek ve koruma görmeden yapılması kesinlikle mümkün değildir. Böylece, siyasetin tepelerinde yer tutmuş kimi siyasetçilerin, bürokrasi ve ticaret dünyasındaki bazı odaklarla birlikte oluşturdukları çeteli, organize bir soygun düzeni Türkiye'yi kıskacına almıştır. Türkiye'nin böylesine utanç verici bir soygun düzeniyle ve yolsuzlukların ağır maliyetlerini sineye çekerek ayakta kalması, bundan böyle, mümkün değildir. Çünkü yapılan yolsuzlukların faturalarını, daha çok, dar ve sabit gelirli geniş halk kitleleri ödemektedir. Türkiye'de her geçen yıl daha fazla sayıda yurttaşımız, yoksulluk ve açlık sınırlarının altına düşmektedir.

Öte yandan, yolsuzlukların devam etmesi, Türkiye'de yatırımlar için gereksinim duyulan kaynakların da yağmalanması anlamına gelmektedir. Devlet kaynak sıkıntısını gidermek için, yolsuzlukların yarattığı açıklar kadar, ayrıca hem iç borç hem de dış borçlanma yapmak zorunda kalmaktadır. Bilindiği gibi, İç borçlanma sonucunda, özel kesim yatırımlarına gitmesi gereken kaynakların önemli bir bölümü de hazine kağıtlarıyla sermaye piyasasından emilmektedir. Oysa Türkiye, bir yatırım seferberliğine başlama zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Şu gerçeği bilelim ki, Türkiye'de sosyal ve fiziksel alt yapıdaki büyük eksiklikler giderilemez, özel sektör ise yatırım yapma gücünü ve iradesini kazanamaz ise, Türkiye'ye yeterince yabancı sermayenin gelmesi de mümkün olamaz.

Milletvekili dokunulmazlığı, adi suçlar açısından kaldırılmalıdır. Yasalar karşısında vatandaş hangi konumda ise, milletvekili de aynı konumda olmalıdır. Milletvekili dokunulmazlığı, düşünce ve ifade özgürlüğü ile sınırlandırılmalıdır. Görevlerinde suç işleyen Bakanların yargı önünde hesap vermelerinin siyasi irade tarafından engellenmesi durumuna son verilmelidir.
Milletvekilleri, doğrudan veya dolaylı olarak kamu kesimi ile hiçbir şekilde çıkar ilişkisine girmemelidirler. Milletvekilleri, görevleri dışındaki tüm iş ilişkilerini beyan etmelidirler.
Siyasi partilerin ve milletvekili adaylarının seçim harcamaları, Batı demokrasileri normlarına göre sınırlanmalı ve denetlenmelidir.

Başbakan ve bakanların, kontrolleri altındaki ticari işletmelerin portföy yönetimi, görevleri süresince, kayyuma devredilmelidir.
İhale, özelleştirme, imar planı kararları ve arazi tahsislerinin, hukuk, eşitlik ve saydamlık içinde gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır. Merkezi yönetimin tüm ihaleleri, internette yayınlanmalıdır.
Banka yolsuzlukları ve kredi vurgunlarının önü mutlaka kesilmelidir. Her kademedeki kayırmacılık, yolsuzluk ve rüşvet yok edilmelidir. Yolsuzlukların siyasi uzantılarının da yargı önünde hesap vermeleri koşulsuz olarak sağlanmalıdır.
Siyaset, Medya ve Ticaret arasındaki ilişkiler saydamlaştırılmalı, etik kurallara uygun hale getirilmelidir.
Sermaye Piyasası Kurumu, küçük yatırımcıların güvenliğini sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
Kamu kuruluşlarına bağlı olarak kurulan vakıfların, özel çıkarlar için kullanılmasına izin verilmemelidir.
Piyasa mekanizmasının özel çıkarlar için çarpıtılmasına ve tekellerin oluşumuna engel olunmalıdır. Rekabet kuralları her alanda gözetilmelidir. Üretici ile tüketicinin hakları bir arada titizlikle korunmalıdır.
Sosyal haklar ve duyarlılıklarla yoğrulmuş, örgütlü ve rekabetçi bir piyasa mekanizması (sosyal piyasa ekonomisi) özendirilmeli ve desteklenmelidir. Bu bağlamda, ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm alanları için, verimlilik, akılcılık ve etkinlik kavramlarındaki evrensel ölçütler esas alınmalıdır.
Daha sağlıklı ve hızlı büyüyen, üretken istihdam yaratan, dünya pazarlarında rekabet gücü olan, ürünlerini ve oluşan değerlerini daha eşitlikçi paylaştıran, verimli çalışan, akılcı davranan, ileri teknoloji kullanan bir ekonomi amaçlanmalıdır. Hem varolanı daha adil paylaşmak hem de, paylaşılacak olanı akıllıca büyültmek hedeflenmelidir.
Kamunun teşvik politikalarında, katma değeri yüksek ve ihracat olanağı fazla olan mal ve hizmet üretimi için, küçük ve orta boy işletmelere öncelik tanınmalıdır.
Bu anlayış çerçevesinde, Kamu ekonomi işletmelerine, ancak gerekli oldukları alanlarda, aynı zamanda özerk, etkin ve verimli çalıştırılmaları koşuluyla yer verilmelidir. Kamu kaynakları, verimsiz kamu işletmelerinin, ayrıcalıklı özel şirketlerin, devlet ve belediye bürokrasilerindeki savurganlığın tahribatından kesinlikle kurtarılmalıdır.

Öte yandan, Ulusal stratejilerin şekillenmesi, önemli sosyal ve ekonomik tercihlerin belirlenmesi, stratejik dengelerin korunması, Devletin görev ve sorumluluğunda olmalıdır.
Dünya ekonomisinde küreselleşme süreci hız kazanmakta, esnek üretim sistemleri yaygınlaşmaktadır. Bu koşullarda, Türkiye ekonomisinin, dünya pazarlarındaki rekabet gücünün arttırılması, sağlıklı ve hızlı bir sosyo-ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesi için "Stratejik Planlama" yöntemlerine başvurulması kaçınılmaz görülmektedir.


Devlet Planlama Teşkilatı, "Stratejik Planlama" anlayışını yaşama geçirecek bir yeni yapılanmaya kavuşturulmalıdır. Bu yeni yapılanmada, en nitelikli ve en yaratıcı insan gücünü kullanmak esas olmalıdır Stratejik planlama uygulamasıyla Türkiye ekonomisi, orta ve uzun dönemli tasarım, teknoloji, kaynak tahsisi ve gelişme politikalarını sık sık değerlendirme ve değiştirme olanağına kavuşmuş olacaktır. Bu bağlamda, geleceğin dünyasında talebi daha hızlı artacağı tahmin edilen mal ve hizmet alanları için esnek sektörel planlama yöntemleri geliştirilmelidir.


Kamu, stratejik planlama çerçevesinde ekonomik gelişmenin sektörel ve bölgesel dengelerini gözetmeli, eşitsizliklerin azaltılmasını ön planda tutmalıdır. Ekonomisi geri kalmış yörelerin geliştirilmesi ve bölgesel farklılaşmaların giderilmesinde, devlet sorumluluk üstlenmelidir. Bu nedenle, yöreler arası eşitsizliklerin giderilmesi için, yine stratejik planlama anlayışı çerçevesinde, bölgesel kalkınma projeleri uygulamaya sokulmalıdır.


Sosyalleştirme ya da özelleştirme uygulamaları, ekonomik ve toplumsal yararları açısından ele alınmalıdır. Sosyalist Enternasyonel'in ilkeleri doğrultusunda, belirli bir alanda toplumun yararı varsa, sosyalleştirmeye veya özelleştirmeye, aynı zaman kesitinde, gidilebilmelidir.
Bu anlayış, "Kamu Girişimciliğine" veya "Özelleştirmeye" ideolojik açıdan bakılmaması esasına dayanmaktadır. Özelleştirme, kesinlikle bir amaç olarak görülmemelidir. Ülke ekonomisinin koşul ve ihtiyacına, ilgili sektörün ve kuruluşun niteliğine göre etkinliğin, verimliliğin artırılması için kullanılması gereken araçlardan biri olarak kabul edilmelidir. Bu anlayış çerçevesinde, KİT'lerin görev alanları hızla daraltılmalıdır.


Kamu girişimciliği, aşağıda gösterilen sınırlamalar kapsamında tutulmalıdır:
-Bölgesel gelişmişlik farklarını kapatmaya yönelik tesisler,
-Ülke kalkınması için gerekli görülen, ancak özel kesimin uzak duracağı olası bazı yeni, ileri teknoloji alanları,


-Stratejik önemi olduğu kabul edilen bazı üretim alanları ile kamuda kalması gerekli görülen kamusal amaçlı bazı hizmetler.
Belirtilen sınırlama kapsamına girmesi öngörülen kuruluşlar/işletmeler, derhal "KİT'leri Özerkleştirme ve Etkinleştirme Programı'na" alınmalıdır. Söz konusu kuruluşlar, "Özerk, etkin yönetim" ilkesi ile, kamu yararı adına "gözetim ve denetim" ilkesini en uygun dengede birleştirilecek bir yapıya kavuşturulmalıdır. Politik çıkar ve üretimsiz istihdam deposu olma konumlarından süratle kurtarılmalıdır.


Değinilen sınırlama kapsamı dışında kalan, tüm KİT ve iştirakler ise hızla özelleştirilmelidir.
Devlet, finans, bankacılık ve sigortacılık sektöründen çekilmelidir.
T. Ziraat Bankası ve Halk Bankası dışındaki tüm kamu bankaları süratle özelleştirilmelidir. Ziraat Bankası, tarım sektörünü, tarım ve hayvancılık kooperatifçiliğini; Halk Bankası ise, küçük esnaf ve sanatkarlar ile KOBİ'leri kredilendirecek, siyasetin tamamen dışında, özerk ihtisas bankaları konumuna getirilmelidir.


Özelleştirmenin, yağmalamaya dönüşmesi kesinlikle önlenmelidir. Bu nedenle, özelleştirmede saydamlık esas olmalıdır. KİT'lerin özelleştirilmesinde, rekabeti, verimliliği artırma, sınai mülkiyeti tabana yayma ve teknolojiyi iyileştirme gibi amaçlar, ön planda tutulmalıdır. Böylece, ekonomide ve özellikle sanayide yeniden yapılanma süreci de hızlandırılmış olacaktır.
Özelleştirmede, teknolojik iyileştirmeyi sağlamak ve ihracatta etkinliği artırmak için, gereğinde, sektörde egemen veya teknolojide öncü, yerli veya yabancı kuruluşlarla ortaklıklara gidilmesinin yolları aranmalıdır.


Özelleştirmede, satılacak hisselerin öncelikle çalışanlara, sektörlerle doğrudan ilgili üreticilere, kooperatiflere veya yöre halkına uygun koşullarla devrine özen gösterilmelidir.
Özelleştirme, iç piyasalarda tekelci yapılaşmalara yol açmamalıdır. Bu çerçevede, anti-tröst yasalar uygulanmalıdır.
Özelleştirmenin bedelini, emekçiler ödememelidir. Özelleştirilecek işletmelerde çalışanların iş güvenceleri sağlanmalı, ekonomik kayıpları tümüyle karşılanmalıdır. Özelleştirme gelirleri, "iş ve ücret güvencesi" ile "yeniden yapılanma" fonlarında toplanmalı ve söz konusu fonlar, kuruluş amaçları çerçevesinde kullanılmalıdır.
İşlevini tamamlamış, sosyal ve ekonomik verimliliğini yitirmiş olan kamu tesis ve işletmeleri derhal kapatılmalıdır. Çalışanların ve ilgili yörenin, kapatılma kararından zarar görmemesi için, geçerli olabilecek tüm sosyal ve ekonomik önlemler, işsizlik sigortası da dahil olmak üzere, alınmalıdır.


Merkeziyetçiliğin ve israfın azaltılması, etkinliğin ve verimliliğin artırılması ve demokratikleşmenin hızlandırılması için Merkezi Hükümet Reformu, Yerel Yönetim Reformu ve Personel Reformu bir arada ele alınmalı ve süratle yaşama geçirilmelidir.
Kalkınma ve sanayileşmenin, tarih, kültür ve doğa mirasının korunarak, çevre ile uyum içinde gerçekleşmesi, devletçe gözetmelidir. Çevre ve sürdürülebilir kalkınma politikalarının oluşturulmasında ve uygulanmasında sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri harekete geçirilmelidir.


Çarpık ve sağlıksız kentleşme süreci, Türkiye'nin kıt kaynaklarını yutan büyük bir savurganlık mekanizması haline dönüşmüştür. Bu nedenle kentleşme politika ve uygulamaları, toplumun uzun süreli yararları gözetilerek, kamu tarafından daha etkin şekilde denetlenmeli ve yönlendirilmelidir.


4.5. Laiklik
4.5.1. M. Kemal'in Laiklik Konusundaki Kimi Düşünceleri:
M. Kemal'in Laiklik anlayışının din, vicdan ve düşünce özgürlükleriyle örtüştüğü görülmektedir:
-"Osmanlı İmparatorluğu, Türk tarihinde din ile devlet işlerini birbirine karıştırma hatasının son kurbanıdır. Sözlerimi açıklayayım. Ben dinin insan ruhu için bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. Şahsen ben de inanan bir müslümanım. Fakat şunu da açık olarak söyleyeceğim. Din, ne zaman devlet ve dünya işlerine karışmışsa, millet için bir felaket olmuştur." (Trabzon, 16 Eylül 1924)


-"Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar." (Ankara, 29 Ekim 1924, Vakit:31 Ekim 1924)
-"Bize göre din ülküsü, vicdan anlayışıdır. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir, hürdür. Biz, din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmıyoruz. Millet ve devlet işlerinin kabesi, milli egemenliğin belirdiği Büyük Millet Meclisidir. Din işlerinin mihrabı ise insanların, kişilerin vicdanlarıdır. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe, düşünceye karşı değiliz. Kasta ve fiile dayanan, taassupkar gerici hareketlerden sakınıyor ve buna asla meydan vermeyeceğiz". (Ankara, 1926, İlbay, Asaf)


-"Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiçbir kimseyi, ne bir din ne de bir mezhep kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep, hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz." (1930, Kılıç, Ali)
-"Laiklik ilkesinde ısrar ediyoruz. Çünkü, milli iradenin, insanlığa mal olmuş değerlerin belki de en kutsalı olan din hürriyeti, ancak laiklik ilkesine bağlanmakla korunabilir". (Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük, İkinci Kitap)


-"Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dincilik ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanı sağlamıştır. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerlemenin ve canlılığın düşmanları ile, gözlerinden perde kalkmamış Doğu milletlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz". (Ankara, 1930, Borak, Sadi)
-"Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması değildir. Bütün yurttaşların, vicdan, ibadet ve din hürriyetini de üstlenmek demektir". (Ankara, 1932)


-"Türk milleti, halk yönetimi olan cumhuriyetle yönetilir, bir devlettir. Türk Devleti laiktir. Her yetişkin dinini seçmekte serbesttir". (Ankara, 4/5 Kasım, Afetinan)
-"Din, milliyetin bir parçasıdır!!! Ancak, taassubun milletleri ümmet durumuna düşüreceği unutulmamalıdır!..." (Millet Mecmuası, 10 Temmuz 1947, Cilt:3, Sene:2, Sayı:75)
-"Din, bir şahsi vicdan işidir". (Millet Mecmuası, 7 Ağustos 1947, Cilt:4, Sene:2, Sayı:79)
-"Dine bağlı, din ve devlet işlerini bir arada yürütmeye çalışan idarelere teokratik idareler denir ki, bu çeşit devletler, önünde sonunda çökmeye mahkumdurlar... Bugün dünyada bu şekilde yönetilen devletler, dünyanın en geri kalmış ülkeleridir. Bunun için laiklik ilkesini, Anayasa'mızın en yüksek ilkelerinden biri olarak kabul etmek ve buna dört elle sarılmak gerekir. Türk gençliğini, bu ilkenin dışında yetiştirmeye yeltenecek olanlar bu devlete, bu millete en büyük kötülüğü yapmış olacaklardır". (Ankara, 2/3 Ocak 1932, Gökçen, Sabiha)
M. Kemal'in yukarıdaki kimi sözleri ışığında, CHP Programı, Sosyal Demokrasi İlkeleri ve Kopenhag kriterlerinden hareketle...


4.5.2. Anadolu Solu'nda Laiklik Yorumu: Aklın Özgürleştirilmesi
Laiklik ilkesinin temeli "aklın özgürleştirilmesi"dir.
Bu nedenle, din, vicdan ve düşünce özgürlüğü, kişinin kutsal ve dokunulmaz hakkıdır. Bütün inançlar, devlet önünde eşittir. Din baskı unsuru olamaz, din duygusu ve dinsel inançlar baskı altına alınamaz.


Laiklik, insanla, bireyle ilgili bir kavram değildir. Laiklik, toplumdaki farklı inançların barış içinde birlikte yaşama yöntemidir. Bir devlet yönetimi anlayışıdır.
Laiklik, inananların, farklı inananların, farklı düşünenlerin kendi tercihlerinin ortak güvencesidir. Bu itibarla "Laiklik", Cumhuriyetin, bilimselliğin, demokrasinin, iç barışın ve ulusal bütünlüğün temel taşıdır. Bunların yaşatılması, laikliğin korunmasına bağlıdır.


Devlet dinsel inançlara karışmaz; dinsel inançların da devlet işlerine karıştırılmasına kesinlikle izin verilmez. Yani din ve devlet işleri birbirinden ayrı tutulur. Laik devlet, din-inanç ve düşünce özgürlüklerinde farklılaşanlar arasında bir taraf değildir; ortak güvenliğin düzenleyicisidir.
Laiklik, özgürlük, demokrasi, barış ve insan hakları bir bütündür. Bu bütün çerçevesinde, her düşünce konuşulabilmeli, yazılabilmeli, örgütlenebilmelidir. Düşünceye, paylaşılmasa dahi, kesinlikle ve mutlaka saygı duyulmalıdır.


Laikliğin uzun vadedeki gereği, inanç dünyasının sivil topluma devredilmesidir.
Laikliğin korunması, eğitimin laikleştirilmesinden geçer. Yeniliğe ve değişime açık çağdaş bir toplum ve devlet yapısının oluşturulması da esasen eğitimin laikleşmesine bağlıdır.
Özgür insan, ancak laik eğitim anlayışında ve ortamında yetiştirilebilir. İnsan kişiliğinin, düşüncesinin ve kavrayışının, insan yeteneklerinin ve yaratıcılığının engelsiz ve sürekli gelişebilmesi için ön koşul olan özgürlük; laik eğitim ortamında anlam ve değer kazanabilir, sürekliliğini koruyabilir.


Bu nedenle din istismarı ile birlikte, her türlü mezhep veya tarikat istismarı, başta eğitim olmak üzere, tüm alanlarda ivedilikle önlenmelidir.
Türkiye, Dünya'da İslam ile demokrasiyi en ileri düzeyde bağdaştıran tek ülkedir. Bu mucizenin temelinde laiklik ilkesi yatmaktadır. Türkiye, yine laiklik anlayışı çerçevesinde, demokrasinin eksik kalan tüm kurum ve kurallarını da tamamlayacak, yalnızca İslam Alemine değil tüm dünyaya örnek oluşturacaktır.

4.6. Devrimcilik
4.6.1. M. Kemal'in Devrimcilik Konusunda Kimi Düşünceleri:
Devrimcilik ilkesi, M. Kemalin gençliğe bakışı ve gençlikten beklentisi ile bütünleştirilmek durumundadır. Atatürk'ün devrimcilik ve gençlik ile ilgili açıkladığı kimi düşünceleri şöyledir:
-"Bir gün gelecek, ben, hayal sandığınız bütün bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır. Düşüncelerim hiçbir demogoji ürünü değildir. Bu millet, gerçeği görünce, arkasından tereddütsüz yürür, dava uğruna ölmesini bilir... Saltanat, yıkılmalıdır... Din ve devlet, birbirinden ayrılmalı, doğu medeniyetinden benliğimizi sıyırarak Batı medeniyetine aktarmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki farklar silinerek yeni bir sosyal düzen kurmalıyız... Batı medeniyetine girebilmemize engel olan yazıyı atarak, latin kökünden bir alfabe seçmeli; kılık, kıyafetimize kadar, her şeyimizle Batılılara uymalıyız. Emin olunuz ki, bunların hepsi, bir gün olacaktır. (Selanik: 1907, Kaskatı, Arif Necip)


-"...Türkiye ya yeni fikirle donanmış, namuslu bir yönetim olacak, veyahut olmayacaktır. Halk ile çok temasım vardır. O temiz topluluk, bilemezsiniz, ne kadar yenilik taraftarıdır. Çalışmalarımızda hiçbir zaman engeller, bu yoğun tabakadan gelmeyecektir. Halk refah içinde, bağımsız, zengin olmak istiyor; komşularının refahını gördüğü halde, fakir olmak çok zordur... Yenileşme yolunda duracak değiliz. Dünya müthiş bir akımla ilerliyor. Biz, bu uyumun dışında kalabilir miyiz? (Ankara: 2 Aralık 1923, Vakit)


-"Sayın gençler; Hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Kazanmak, yenilmek! Size, Türk gençliğine bıraktığımız vicdani emanet, yalnız ve daima kazanmaktır. Ve eminim daima kazanacaksınız. Milletin yükselme sebepleri ve şartları için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti o yükselme noktasına götürmek için dikilecek engellere hep birlikte engel olacağız. Bunun için beyinlerinize, kültürlerinize, bilgilerinize, gerekirse bileklerinize, pazılarınıza, bacaklarınıza başvuracak, fakat sonuçta mutlaka ve mutlaka o amaca varacağız. Bu millet, sizin gibi evlatlarıyla layık olduğu gelişme derecesini bulacaktır." (Tarsus, 18 Mart 1923, Yeni Gün: 25 Mart 1923)
-".Medeniyet yolunda başarı, yeniliğe bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen alanında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve geçime egemen olan hükümlerin zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenilenmesi zorunludur". (Dumlupınar : 30 Ağustos 1924)


-"İnkılabımız, Türkiye'nin yüzyıllar için mutluluğunu üstüne almıştır. Bize düşen, onu anlayarak ve takdir ederek çalışmaktır". (Bursa , 11Eylül 1924)
-"Artık duramayız. Mutlaka ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmek zorundayız. Millet açıkça bilmelidir. Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona ilgisiz kalanları mutlaka yakar ve yok eder. (Kastamonu : 24 Ağustos 1925)
-"Efendiler; yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını, tamamen çağdaş ve bütün anlamı ve görüşleri ile medeni bir sosyal toplum durumuna getirmektir. İnkılaplarımızın asıl ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur. Şimdiye kadar milletin beynini paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Her halde zihniyetlerde var olan boş inançlar tamamen çıkarılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça, beyine gerçeğin ışıklarını sokmak imkansızdır". (Kastamonu : 30 Ağustos 1925)


-"Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin emir ve gereklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir". (Kastamonu: 30 Ağustos 1925) "
-Türk inkılabı nedir? Bu inkılap, kelimenin ilk bakışta işaret ettiği ihtilal anlamından başka, ondan daha geniş bir değişimi ifade etmektedir... Milletin, varlığını devam ettirmesi için, fertleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri gelen şekil ve niteliğini değiştirmiş, yani millet, dini ve mezhebi bağlantı yerine, Türk milliyeti bağıyla fertlerini bir araya toplamıştır... Millet, milletler arası genel mücadele alanında hayat sebebi ve kuvvet sebebi olacak ilim ve vasıtanın, ancak çağdaş medeniyette bulunabileceğini, bir değişmez gerçek olarak ilke kabul etmiştir... Kısaca efendiler; millet saydığım değişimler ve inkılapların doğal ve zorunlu gereği olarak, kamu yönetiminin ve bütün kanunların ancak dünyaya ait ihtiyaçlardan doğmuş ve ihtiyacın değişmesi ve gelişmesiyle devamlı olarak değişmesi ve gelişmesi esas olan, dünyaya ait bir yönetim anlayışını, hayatın şartı saymıştır. (Ankara, 5 Kasım 1925, Hakimiyeti Milliye: 6 Kasım 1925)
-"Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve kültürün olumlu fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler, uygulama alanına konduğu zaman, Türk milleti yükselecektir". (Ankara, 1930, Afetinan)
-"İnkılap; güneş kadar parlak, güneş kadar sıcak ve güneş kadar bizden uzaktır. Yönümü daima o güneşe bakarak belirler ve öylece ilerlerim, ilerlerim, parlaklığı ve sıcaklığı ilerlememe müsaade edinceye kadar ilerlerim. Tekrar ilerlemek için dururum, tekrar o güneşe bakarak yön alırım". (1932, Emre, Ahmet Cevat)
-"İnkılaplar bir insanın ömrüne sığmaz. Bazen milletin ömrü bile buna yetişmez. Türk milleti gibii tarihi tarihle başlayan bir milletin, inkılapçılık niteliği sonsuzdur. Ben ancak kendi ömrüme sığanları başaracağım. Benden sonra gelecekler, zamanlarının gerektirdiği devrimleri başaracaktır. Ve böyle sürüp gidecektir". (Egeli, Münür Hayri)
-"Benim anladığım gençlik, bu inkılabın fikirlerini ve ideolojilerini benimseyip gelecek nesillere götürecek kimselerdir". (Ankara, 3 Nisan 1932, Palazoğlu, Ahmet Bekir)
-"...Bu inkılabın hararetli ve inançlı bir yapıcısı sıfatıyla dünyaya açık yürekle, gönül temizliğiyle ve dostlukla bakıyorum". (Ankara, 29 Ekim 1933, Hakimiyeti Milliye)
-"...Gençler, benim gelecekteki amaçlarımı gerçekleştirmeyi üstüne alan gençler!... Gerçekten... bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnunum ve mutluyum. Buna gerçekten sevinmekteyim". (Ankara: 26/27 Mart 1937)
Yukarıdaki görüşler ışığında, CHP Programı, Sosyal Demokrasi İlkeleri ve Kopenhag kriterlerinden hareketle...
4.6.2. Anadolu Solu'nda Devrimcilik Yorumu: Gençliğin Bütünlüğünde Değişim ve Gelişim
Devrimcilik özünde gençlik demektir. Çünkü, M. Kemal'in anlayışında gençlik, devrimin düşüncelerini ve ideolojilerini benimseyip gelecek nesillere götürecek kimselerdir.
Bu çerçevede, Ülke'nin geleceği, gençlerin özgürlüğüne, eğitimine ve başarısına bağlıdır. Bu nedenle gençlerin, toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşamın her alanına özgürce katılımı ve yarışma özgürlüğü olanaklarına sahip kılınması temel kabul edilmelidir.
"Devrimcilik İlkesi" dört temel öğeye dayanmaktadır:
Birincisi; gençlik; çalışanı ile çalışmayanı ile, öğrencisi ile okul dışında bulunanı ile engellisi ve korunmaya muhtaç olanı ile bir bütündür. Gençlerin tümüne, laik eğitim anlayışı çerçevesinde, fırsat eşitliği ve dünyada yarışma olanağı sağlanmalıdır.
İkincisi; "Devrimcilik" anlayışı, halkla birlikte, halktan güç ve yetki alarak demokratik hukuk devleti kurallarına ve barışçı yöntemlere bağlı kalarak sürdürülmelidir.
Üçüncüsü; süreklilik içinde değişim ve gelişim anlayışı, koşulların ve gereksinmelerin değişmesine bağlı olarak, insanın ve toplumun mutluluğunu bir arada arttırma açısından ön planda tutulmalıdır.
Dördüncüsü; çağdaş uygarlık düzeyi üstüne çıkma çabaları uyarınca, Ülke'de eskiyen kural ve kurumlar terk edilmelidir. Bunların yerine, pragmacı anlayış çerçevesinde, çağdaş, akılcı, işlevsel kural ve kurumlar benimsenmelidir.
Söz konusu temel öğeler doğrultusunda, toplum kendini sürekli sorgulamalı, yenilik ve değişimin yöntemlerini geliştirmeli, süreklilik için de değişimin araçlarını oluşturmalıdır.
Bu araçlar içinde, halkın ekonomik ve siyasal gücünü artırıcı, demokrasi anlayışını ve sorumluluğunu güçlendirici, yönetim erk ve yetkisini geliştirici düzenlemelere öncelik tanınmalıdır.

5. ANADOLU SOLU AÇILIMINA NİÇİN GEREKSİNİM DUYULUYOR?
5.1. Küreselleşmeyle Ortaya Çıkan Sıkıntıların Aşılması Zorunluluğu
Bilindiği gibi, Türkiye ulusallaşma sürecini tamamlayamadan, 1950'li yıllarda itibaren hem içten hem de dıştan çeşitli olumsuz siyasi ve ideolojik saldırılara maruz kaldı. Bu saldırıların öncelikli hedefinin oluşum sürecindeki ulus devlet anlayışını ve onun yurttaşlık bilincini sarsmak ve yıpratmak olduğu anlaşılmıştır. Söz konusu değerler, ne yazık ki belli ölçüde, yıpratılmış bulunmaktadır. Türkiye, Ulus Devlet anlayışı ile onun yurttaşlık bilincinde meydana getirilen tahribatı, AB standartlarını esas alarak, yeni bir anlayışla onarmak zorundadır.
Öte yandan, 1980'li yıllardaki yeni teknolojik devrim ve bundan kaynaklanan küreselleşme olgusu, üretim ilişkilerini yeniden şekillendirirken, emek kavramının içeriğini de değiştirmiştir. Bu değişim süreci devam etmektedir. Örneğin üretimin bileşiminde kol gücüne dayalı emek önemini yitirmekte, beyin-kafa gücüne dayanan emeğin ağırlığı, hakimiyeti artmaktadır. Geleceğin dünyasında bilişim teknolojileri, biyoteknoloji, nükleer fizik, uzay teknolojisi gibi yeni teknoloji sektörlerinin egemen olacağı gözlenmektedir. Bu üretim sürecinde Kol gücüne dayanan üretim birimleri ile bunlarda çalışan işçiler, söz konusu değişime uyum göstermekte zorlanmaktadır.

Yine bu değişim sürecinde, dünya genelinde, kimi yeni olanaklar, haklar, ve talepler ortaya çıkmaktadır. Ne var ki anılan yeni olanaklar, haklar ve talepler ile, ulus devletin gerektirdiği görevler, sorumluluklar arasında uyumsuzluklar, hatta sürtüşmeler meydana gelmeye başlamıştır. Bu bağlamda örneğin, farklı etnik grupların kendi alt kimliklerini ve kültürlerini geliştirmeye yönelik istemleri giderek yükselmektedir. Geniş halk yığınlarının, daha özgür ve daha eşitlikçi bir dünyada, daha temiz bir doğada, daha yüksek yaşam standartlarında yaşama özlemleri ve iddiaları her geçen gün güç kazanmaktadır.
Uluslaşma sürecini 19. Yüzyılda tamamlamış olan gelişmiş ülkelerde, söz konusu değişim sürecinde ve ortaya çıkan uyumsuzlukların sorun yaratmadan aşılmakta olduğu gözlenmektedir. Ne var ki, bu değişim süreci, esasen, zayıflamış ulusçuluk bilincinin yarattığı karmaşa ortamında, mevcut ekonomik ve toplumsal sıkıntılarla bir arada, özellikle Türkiye'nin sorunlarını daha da ağırlaştırmaya başlamıştır.

Türkiye'de siyasetin önündeki en önemli mesele, kanımızca, böylesine karmaşık ve güç koşullar içinden, Türkiye'nin esenliğe nasıl çıkartılabileceğinin gösterilmesi, halka inandırılması ve gereğinin yerine getirilmesidir.

Bunun yolunun, öncelikle,Türkiye siyasetinde yeni bir açılımın yapılmasından ve yeni bir siyaset anlayışının Türkiye'de egemen kılınmasından geçtiğine inanmaktayız. Bu sorumluluğun ise, Anadolu Ulusal Devrimini yaratmış olan siyaset misyonunun görevi olduğu anlaşılmaktadır.. Bu yeni açılım, Kopenhag kriterleri ışığında, Anadolu ve Rumeli mozaiğinin etik ve moral değerleri, umutları, iddiaları ve güzellikleriyle geliştirilmelidir.

5.2. Siyaset Kurumunun Anadolu İnsancılığını Bütünüyle Kucaklama Sorumluluğu
Türkiye'deki siyaset kulvarlarında, Anadolu İnsancılığı düşünce akımının özünü oluşturan, insan, sevgi ve bilgi bütünlüğündeki felsefi derinlik tam olarak yakalanamamıştır. Bunun sonucu, söz konusu düşünce akımının düşünür ve ozanlarının tümü aynı anda kucaklanamamıştır . Örneğin sağ siyaset kulvarlarında, Mevlana, Yunus, Şeyh Edebali, Şeyh Galip gibi düşünür ve ozanlara sahip çıkılmış, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal gibi düşünür ve ozanlar sanki dışlanmıştır. Buna karşılık, aksi eğilim sol siyaset kulvarlarında da yaşanmıştır. Buralarda Hacı Bektaş Veli, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal gibi düşünür ve ozanlara sahip çıkılmış, sağ siyaset anlayışlarının kucakladığı ozanlara ve düşünürlere ise soğuk bakılmıştır. Oysa sözü edilen düşünür ve ozanların hepsi önce insan deyen "insan, sevgi ve bilgi" odaklı Anadolu İnsancıllığı düşünce akımının filozof veya ozanlarıdır.

Bu yanlış tutum, Anadolu İnsancılığı düşünce akımının üstünlüklerinden, tam olarak yararlanamamış olmamızın ötesinde, Türkiye'de dinsel ve mezhepsel açıdan siyasi istismarların yapılmasına neden olmuştur. Sonuçta, kimi toplum kesimleri arasında bazı gerginlikler, hatta çatışmalar yaşanmıştır. Toplum kesimleri arasında güven bunalımı doğmuştur.
Anadolu İnsancılığının, insanın değeri ve insan haklarındaki tarihsel gelişim açısından önemi nereden kaynaklanıyor?

Anadolu insancılığı düşünce akımında, 750-800 yıl önce, insanı ön plana çıkaran, insanlara yalnızca insan olduğu için değer verilmesi gerektiği anlayışını savunan bir dünya görüşü geliştirmiştir. Bu süreçte insan, evrende yaratılan en yüce varlık kabul edilmiştir. İnsanla birlikte, bilgi, dayanışma, aklın üstünlüğü,, özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet gibi evrensel değerlerin önemi savunulmuştur. 1400'lü yılların başlangıcında ise, bu dünya görüşü içinde, Osmanlı topraklarında yaşayan insanlar arasındaki dinsel farklılıklardan doğan ayrıcalıkların (imtiyazların) kaldırılması gerektiği ileri sürülmüştür. Yine bu dönemde toprak reformu iddialarıyla sosyal adalet anlayışına dönük düşünsel ve eylemsel açılımlar yapılmıştır.

Anadolu insancıllığı, topsallıkla, bireyselliği; insan, sevgi ve bilgi odağında buluşturmanın ve uzlaştırmanın bizce Dünyadaki en önemli örneklerinden biridir. 750 - 800 öncesi koşulları düşünüldüğünde muhteşem bir örnektir. Bu düşünce akımının etik ve moral değerleri Anadolu ve Rumeli İslamiyet yorumunu (anlayışını) şekillendirmiştir. Türkiye insanının manevi dünyasının değerleri, söz konusu yorumun inanç, sevgi, akıl ve kültür anlayışlarıyla yeniden yoğrulmuş ve son bin yıllık dönemin imbiklerinde damıtılmıştır. Bu yorumda dincilik ve ırkçılık söz konusu değildir. Bu yorumun sağladığı sevgi, saygı ve hoşgörü ortamında, Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşları, bugün de İslamiyet'i veya inandıkları bir başka dini istedikleri gibi yaşarlar. Hiç kimse, bir başkasının inancını sorgulama veya değerlendirme düşüncesi taşımaz. Çünkü "Tanrı ile kul arasına hiç kimsenin giremeyeceği" anlayışı, insanımızın manevi dünyasında temel taşı konumuna gelmiştir

5.3. Kemalizm'deki Devrimcilik İlkesinin Yeniden Ön Plana Çıkartılması Gerekliliği
Devrimcilik ilkesinin sürekli devrimcilik özü, evrende, süreklilik içinde değişme ve gelişmenin esas olduğu düşüncesine dayanmaktadır. İşte bu düşüncenin, Türkiye'de yeterince özümsenemediği anlaşılmaktadır. Zaman içinde 1930'lu yıllar uygulamalarının yada düşüncelerinin, savunulması, ilericilik, devrimcilik olarak algılanmıştır. Böylece, değişimden çok, statükoyu yansıtan tutumlar sergilenmiştir. Öte yandan yine Türkiye'de yenilik ve değişim adına, Altı Ok' tan bazılarının terk edilmesi tartışmaları da yapılarak, "Aydınlanma Devriminin" amacından uzaklaşma görüntüleri yansıtılmıştır.

Netice itibariyle, bir yandan Kemalizm'i kalıplaştıranlar (doğmalaştıranlar) diğer yandan ilericilik, devrimcilik adına bazı ilkelerin modasının geçtiğini savunanlar, sonuçta, hem Kemalizm için, hem de Sosyal Demokrasi için kimi yanlış değerlendirmelere neden olmuşlardır. Bu durum farklı toplum kesimlerinde, özellikle CHP'ye karşı kimi zaman bir güven bunalımının doğmasına yol açmıştır.

Oysa, "Devrimcilik İlkesindeki" değişim, gelişim anlayışı, 6 Ok'un tümü için, zaman sürecinde, yeni yorumlara gidilmesini kesinlikle zorunlu kılmaktadır. Yoksa, 60 - 70 yıl önceki anlayışı ile korunmasını değil...
M. Kemal'in aşağıdaki anlatımı konunun özünü yeterince ortaya koymaktadır:
"İnkılaplar, bir insanın ömrüne sığmaz. Bazen, bir milletin ömrü bile buna yetişmez. Türk milleti gibi tarihi tarihle başlayan bir milletin, inkılapçılık niteliği sonsuzdur. Ben ancak kendi ömrüme sığanları başaracağım. Benden sonra gelecekler, zamanlarının gerektirdiği devrimleri başaracaktır. Ve böyle sürüp gidecektir."


6. ANADOLU SOLU'nun SİYASET ANLAYIŞI: PROJELİ SİYASET ANLAYIŞI
Siyaset, Türkiye sorunlarından kopuk gündemlerin takip edildiği, kısır ve anlamsız tartışmaların yapıldığı, kimi gizli hesaplaşmaların ön planda tutulduğu, çeşitli yolsuzluklar, haksızlıklar ve menfaat paylaşımlarının gizlenmeye çalışıldığı, Ali'nin külahının Veli'ye giydirildiği bir uğraş alanı imiş gibi görülüyor.

Bu bağlamda "Balık baştan kokar" özdeyişi, sanki Türkiye siyasetinin şu an içinde bulunduğu durumu ifade etmek için söylenmiş gibi... Halkımız, böylesi olumsuz bir siyaset anlayışıyla yönetilmeyi kesinlikle hak etmiyor. Türkiye, çağdaş batı toplumlarında yerleştirilmiş olan ve dürüstlüğü, sorumluluğu, özveriyi, birikimi ve yetkinliği esas alan bir siyaset anlayışıyla yönetilmeye layıktır. Türkiye, sorunlarının çözümünü, demokrasi kulvarında, siyaset yaparak bulmak zorundadır. Yani sorunlarımızın çözümü açısından siyaset işin özünü, esasını oluşturmaktadır. Bu açıdan Türkiye'de siyaset kurumu, hava kadar, su kadar, ekmek kadar yaşamsal önemde görülmelidir. Bu nedenle eskimiş, hatta çürümeye yüz tutmuş olan siyaset kurumumuzun yeniden yapılandırılması, siyaset ve siyasetçi kavramlarına gereken ciddiyet ve saygınlığın kazandırılması, ön plana çıkmaktadır.

Siyaset, insanımızın gözünde, kutsal bir görev ve erdemli bir sorumluluk alanı olma konumuna getirilmelidir. Bu görev, CHP'nin üstündedir. Çünkü Devrimcilik İlkesi CHP'ye, Türkiye'nin sorunlarına çözüm bulunması açısından, yenilik, değişim ve gelişimi sürekli olarak takip etme; ülkede eskiyen kurumları, çağdaş anlayışla yenileme misyonu yüklemiştir. "Balık baştan kokar" özdeyişinde olduğu gibi, toplumda siyasetin, çürümüş, kokuşmuş, olduğu tespit ve kabul edildiğine göre; Türkiye'de her şeyden önce siyaset kurumunun yenilenmesi gereklidir. Türkiye'nin sorunlarına çözüm getirme iddiasında, mevcut, yerleşik siyaset anlayışının terk edilmesi öncelik taşımalıdır.

Yeni siyaset anlayışı nasıl olmalıdır? Anadolu Solu'na göre siyaset, ilke ve bilinç düzeyinde yapılmalıdır. Bölgecilik ağırlıklı, etnik veya inanç kimliklerine dayalı olarak siyaset yapma anlayış ve alışkanlıklarına son verilmelidir. Siyaset, Anadolu Solu'nun anlayışında, halkın gönenç ve mutluluğunun arttırılması için, toplumu değiştirmenin veya dönüştürmenin bir aracıdır. Bu siyaset anlayışının dayanak noktası, "iktidar bana ne verecek değil, biz topluma ne vereceğiz" düşüncesidir.

Yukarıdaki görüşler ışığında, "Türkiye'de siyaset, dürüstlük, namus ve erdem esas olmak üzere, ülkemizdeki sorunların çözümü için düşünce üretme, bu düşünceyi ilgili sivil toplum kuruluşlarının da katkısıyla, uzlaşma zemininde, projeye dönüştürme ve bu projeyi uygulama iddiasına dayandırılmalıdır."

Bu tanımlamaya göre "Anadolu Solu'nun Siyaset Anlayışı" başlıca dört öğeyi içeriyor:
Birincisi, Türkiye siyasetinde dürüstlük, namus, erdem esas olmalıdır . "İktidar bana ne verecek değil, ben topluma ne vereceğim" düşüncesi ön planda tutulmalıdır.
İkincisi, Türkiye'de siyaset, yurttaşın ve toplumun gönenç ve mutluluğunun artırılması amacıyla düşünce üretme ve çözüm yaratma temeline oturtulmalıdır.

Üçüncüsü, söz konusu temel, katılımcılık, çoğulculuk, ilkeleri uyarınca, ilgili toplum kesimlerinin katkılarıyla ve bunlar arasında yaratılacak uzlaşma zemininde güçlendirilmelidir.
Dördüncüsü, bulunan çözüm yolları, pragmacılık anlayışı çerçevesinde gerçekçi, uygulanabilirliği yüksek, ciddi projelere dönüştürülmelidir.

Değinilen dört öğeyi içeren "Yeni Siyaset" anlayışının, kısaca "Projeli Siyaset" ya da "Konu Temelinde Siyaset" kavramıyla ifade edilebileceğine inanıyoruz

Anadolu Solu'nun siyaset anlayışı, bu topraklarda bin yılı aşkın bir süredir birlikte yaşamış olmadan kaynaklanan, ortak kültür ve değer yargılarını, ortak bilinç ve davranışları yansıtmaktadır. Türkiye İnsanının özünü oluşturan sevgi, bilgi, özgürlük, eşitlik, barış gibi değerlerle, insanımıza ait iddiaların ve umutların, ancak böyle bir siyaset anlayışıyla yaşama geçirilebileceği düşünülmektedir.

Ek 1: Batı Dünyası Felsefe Tarihinde "İnsan Varlığı ve Onun Dünya İçindeki Yeri Sorunu"

Varlık olarak insan, ilk kez, Antik Yunan dünyasında bir düşünce sistemi içinde ele alınmıştır. Antik dünyada insanı belirleyen şey, onun akıl, düşünce ve bir bilinç varlığı olmasıdır. Bir diğer anlatımla, insan varlığının belirlenmesi açısından, düşünce ve bilme etkinliği, ön plana çıkarılmış durumdadır. İnsanın yaratıcılık yeteneği (melekesi) ise, sanat dünyasıyla ilgili bir kavram olarak görülmüş ve geri planda tutulmuştur. Söz konusu düşünce sistemine göre (Eflatun, Aristo) sanat bir öykünme (benzetmeye çalışma, taklit) etkinliği ve bir bilgi koludur. Bu çerçevede sanat, her bilgi dalı gibi, insana haz veren bir etkinliktir.

Yine Antik Yunan dünyasında insan, beden ile ruhun bütünselliğinde, akıl, düşünce ve bir bilinç varlığı olarak görülmüştür. Bu düşünce sisteminde (Eflatun), idealar dünyasında (uzay ve zamanın ötesinde) yer alması gereken ruh (psişe) yüce kattan yeryüzüne düşüyor ve beden (somato) ile birleşiyor. Böylece insan varlığı (psikosomatik bütünsellik) oluşuyor. Ancak ruh açısından beden-yaşam, bir sürgün yeridir. Yeryüzünde, sürgünde kirlenen ruh (psişe), ölümle birlikte, bedenden (somatodan) kurtuluyor. Sonra da öbür dünyada (Hades'de) yargılanıyor.

Bu arada, Antik Yunan düşünce sisteminde savunulmuş olan, insan varlığındaki psikosomatik bütünsellik savının, çağdaş anlayışa uygun düşmediğini, çağdaş anlayıştan çok farklı olduğunu, özellikle belirtmek gerekiyor.

Bununla birlikte, insan varlığı ile ilgili söz konusu Antik Yunan düşünce sistemi, düşünsel alanda, hem Hıristiyan hem de İslam düşünürlerini uzun süre etkisi altında tutmuştur.
Batı dünyasında, insan aklının üstünlüğü bilinci, yani aklın nesneler üzerinde egemen olduğu anlayışı, Rönesans döneminde ortaya çıkmıştır. Bu anlayış, Hıristiyanlık öğretisinin belirlediği skolastik kültüre (ortaçağ felsefesine), karşı bir muhalefet hareketini yansıtmaktaydı. Rönesans döneminde gerçekleştirilen düşünsel açılımlar, yeni düşünsel ve bilimsel sistemlere dönüşememiştir. Ancak, yeni düşünsel açılımlar kesilmemiş, birbiri ardınca devam ede gelmiş. Sonuçta söz konusu düşünsel açılımlar, 17.yy. 'da başlayan ve 300 yıl süren aydınlanma dönemi için bir alt yapı meydana getirmiş, ve bir çeşit geçiş süreci oluşturmuştur.
Rönesans'ı takip eden aydınlanma döneminde, "insan varlığı ve onun dünya içindeki yeri" sorunu, bir ana eksen olarak, hem bilim alanında hem de değişik düşünce sistemleri çerçevesinde önemini sürdürmüştür. Böylece, insan varlığına ilişkin çeşitli düşünsel ve bilimsel sistemlerin kurulması sürecine girilmiştir.
Aydınlanma döneminde gerçekleştirilen yenilik ve gelişmeleri, üç aşamada ele almak mümkündür.

Birinci aşama 17. yy. gelişmeleridir. Bu aşamada "insan varlığı ve onun dünya içindeki yeri" sorununun araştırılmasında "matematik-fizik" disiplini esas olmuştur. Bu disiplin, modern doğa biliminin verileri üstüne temellenmiştir. Bu bilim dalları Kopernikus'un astronomi sistemi, Galilei'nin mekanik bilimi ve l. Newton'un fizik bilimidir. Bu yüzyıl akıl çağı olarak tanınmaktadır. Bu yy.'ın düşünsel akımı "Rasyonalizmdir". Bu akımın örnek düşünürü R. Descartes'tir. Descartes, insan varlığı konusunu, kurduğu matematik felsefesi doğrultusunda ele almıştır. Rasyonalizm düşünce sistemi, 17. yy. 'da doruğuna ulaşmıştır.

Aydınlanma döneminin ikinci aşaması 18.yy. 'da yaşanmıştır. Bu yy. 'da önceki yüzyılın rasyonalizm (akılcılık) akımı zayıflamaya başlamış, yerini duygu ve duygusallıkla paylaşır hale gelmiştir ki, buna sağduyu akımı deniyor. Sonuçta, 18.yy. sonuna doğru, akla duyulan aşırı inancın sarsılmaya başladığını görüyoruz. Bu bağlamda, örneğin I.Kant, "aklın da sınırları olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Üçüncü aşamayı oluşturan 19. y.y.'da ise "insan varlığı bir yandan irrasyonalizm (idealizm), pozitivizm (olguculuk), diğer yandan materyalizm (maddecilik), Marxizim ve Existensialism (varoluşçuluk) düşünce akımları bağlamında incelenmiştir.

İrrasyonalizm (idealizm), önceki düşünsel akımlara tepki olarak gelişmiştir. Temsilcisi Hegel ve onun idealist spekülatif ruh (tin) felsefesidir. Pozitivizm, bu dönemde gelişmekte olan fizik, kimya, biyoloji gibi deneysel bilimlerin katkısıyla oluşan, deneysel bilime temellenmiş bir felsefedir. Temsilcisi de sosyolojinin kurucusu olan A. Comte'dur.

Öte yandan Materyalizm, irrasyonalizmin, idealist spekülatif felsefe anlayışına karşı bir tepki olarak gelişmiştir. Bu tepkiyi ilk ortaya koyan düşünür, eski Hegelci ve felsefi materyalizmin kurucusu, L. Feurbach olmuştur.

Yine eski bir Hegelci olan K. Marx ise, kendi felsefe sistemini kurarken, L. Feurbach'ın felsefi materyalizm anlayışından hareket etmiştir. O da Hegel'in eleştirisinden yola çıkmış, ancak tarihe temellenen (Tarihi Materyalizm) bir felsefe oluşturmuştur. Ancak Marx, materyalizmi felsefi alandan ekonomik, siyaset ve toplumsal yaşama uyarlayarak, onu tarihi materyalizme dönüştürmüştür. Öte yandan yine Marx, Hegel'in diyalektik mantık anlayışına dayanmıştır. Ancak onu, kendi ifadesiyle tersine bir durumda bulmuş, ayakları üzerine oturtarak kullanmıştır.

Hegel felsefesindeki idealizm, K. Marx felsefesinde "materyalizme", insan yorumuna ilişkin "tinsel varlık anlayışı", "toplumsal varlık anlayışına dönüşmüştür. Hegel'de felsefe "anlamaya", K. Marx'ta ise "eyleme ve dönüştürmeye" yönelik bir etkinlik olarak ele alınmıştır.

Existentialism felsefesine gelince, bu düşünce sistemi, M. Heidegger tarafından kurulmuştur. Bu sistemde, insanın ancak ölümle karşı karşıya geldiği vakit kendisine, yani kendi bireysel varoluşuna döndüğü ileri sürülmüştür. Bu düşünce sisteminde, insanın taşıdığı "varlık niteliği" kavramına karşıt olarak, yok oluşun yarattığı "korku" kavramı ortaya atılmıştır.

Aydınlanma dönemini (17., 18. ve 19. yy.) izleyen 20'nci yy. 'da ise, insan varlığı hakkında yeni düşünsel sistemler, ne yazık ki, kurulamamıştır. 20.yy'.da, insan varlığına ilişkin düşünsel alan, sadece, 19.yy'.dan intikal eden Marxizim ile Existansializm (varoluşçuluk) akımlarının gelişmesi, tartışılması ve gerilemesi süreçlerine sahne olmuştur.

300 yıl süren aydınlanma döneminde, ardarda gelen değişik düşünce sistemleri, düşünsel alanda, "bilinç" kavramının gelişmesini sağlamıştır. Ancak söz konusu dönemde, deneysel bilimler alanında gerçekleştirilen hızlı gelişmeler, bilimin, sadece uygulamadaki sonuçları yönünden değerlendirilmesine yol açmıştır. Bu durum, "insancıllığın" (hümanizmin) gelişmesine ve ön plana çıkarılarak yaşanmasına engel oluşturmuştur.

Öte yandan, son 200 yıllık zaman dilimi (19. ve 20.yy.) ele alındığında, insan varlığı üstüne önerilmiş yorumları ve tanımlamaları yönlendiren, hatta onlara temel oluşturan düşünceler arasından, iki bilimsel kuram ile iki düşünsel sitemin ön plana çıktığı görülmektedir. Bilimsel kuramlar, Psikosomatik tıp disiplini ve Homeostasis kuramıdır. İki düşünsel sistem ise, G.W.F. Hegel'in Spekülatif Tin (ruh) Felsefesi ile K.Marx'ın felsefe sistemidir. Söz konusu kuram ve sistemlerin her biri, çok boyutlu niteliğe sahip olan insan varlığını araştırırken, onun bir boyutunda yoğunlaşmışlardır. Böylece insan varlığının bir yanına ışık tutabilmişlerdir.

Örneğin, Psikosomatik tıp disiplini, insanın psişe ve somato'dan oluşan bir bütünlük olduğunu ortaya koymuştur. Sonuçta düşünsel alana, "bütünlük" kavramını kazandırmıştır.

Homeostasis kuramı, "birlik ve bütünlüğü" canlı organizmanın yaşam ilkesi saymıştır. Bu ilkenin insan varlığında, fizyolojik ve psikolojik savunma mekanizmalarıyla sağlandığını ve korunduğunu öne sürmüştür.

Hegel'in felsefe sistemi, insanı, "öz bilinçli tinsel varlık" olarak yorumlamıştır. Hegel'e göre Tin, "öznel tin", "nesnel tin" ve "mutlak tin" olmak üzere üç evreli bir gelişim göstermiştir. Bu gelişim diyalektik yöntemle sağlanmaktadır.

K. Marx ise, insanı, "toplumsal bir varlık, toplumsal ilişkilerin bütünü" olarak ele almıştır. Marx'a göre İnsanı belirleyen öğe, insanın "çalışan varlık" olmasıdır. Çalışma ya da "iş" insanın kendi kendisine "gerçekleştirdiği" temel etkinliktir. İş süreci içinde, üretim biçiminin değişmesiyle, insanın, tüm toplumsal ilişkileri de değişmektedir.

Söz konusu kuram ve felsefe sistemlerinin her biri, getirdikleri temel kavramlarla, insan varlığının araştırılması alanında, Dünya'ya yeni ufuklar açmışlardır. "Bütünlük" konusunu, bir ana sorun olarak, hep göz önünde tutmuşlardır. Ancak evrende bulunan ve insan varlığında bütünleşen, inorganik, organik, psişik ve tinsel varlık kategorilerinin tümünü kavrayamamışlardır. Bunlar, evreni ve varlığı, mevcut varlık kategorilerinden birini ihmal ederek veya mutlaklaştırarak ve o noktadan hareket ederek yorumlamışlardır. Oysa, evrendeki dört varlık kategorisinin, insan varlığında bir derecelendirmeye tabi tutulması veya birinin diğerine önceliği söz konusu değildir.

Böylece, insan varlığının araştırılması açısından, son 200 yıllık zaman diliminde, ön plana çıkan iki bilimsel kuram ile iki felsefe sisteminin, yalnızca iki konuda buluştukları ya da birleştikleri anlaşılmaktadır.

- Hepsi, insanı bir "bilinç varlığı" olarak belirlemişlerdir. İnsanı bir bilgi varlığı, bir bilebilirlik alanı olarak görmüşlerdir.

- Hiçbiri, insan varlığının ontolojik birliği ve bütünlüğünü kavrayamamıştır. Sonuç olarak şöyle bir gerçek ortaya çıkmaktadır:

İnsan varlığının araştırılması açısından, son 200 yıllık zaman diliminde, oluşturulan kuramlar ve sistemler, insanı, evrim süreci içindeki biyolojik organizmanın üstüne temellenmiş bir "bilinç varlığı" şeklinde yorumlamışlardır. Böylece, 2500 yıllık Antik Yunan düşüncesinden daha ileride bir önerme ortaya koyamamışlardır. Tek boyutlu ve indirgemeci nitelikleriyle, varlık kategorilerinin birliği-bütünselliği içindeki, çok boyutlu insanı açıklamada yetersiz kalmışlardır. Bu nedenle, insan varlığına değer kazandıran tılsımı, "yaratıcılık edimini (melekesini) yakalayamamışlardır.

"İnsan varlığı ve onun dünya içindeki yeri sorunu" açısından, yeni varlık biliminin (yeni ontoloji) vardığı en son aşamada ulaşılabilen gerçek şöyledir:

İnsan evrende mevcut tüm varlık gruplarının yapısında bütünleştiği; bireysellik, toplumsallık ve evrensellik boyutlarını taşıyan ve bu nedenlerle yaratıcılık edimine (melekesine) sahip olan en yüce varlıktır.

DUYURULAR

::Bu bölümde duyurular yer alacaktır

 
ANKARA
ANKARA