WEB SİTESİ'nin TEMELİ

ANADOLU ULUSAL DEVRİMİ ve ANADOLU İNSANI

Bu Web Sitesi'nin temeli, iki ana eksene dayanmaktadır. Birincisi, "Anadolu Ulusal Devrimi"; ikincisi, "Anadolu İnsanı'dır".

1. Anadolu Ulusal Devrimi:

Anadolu Ulusal Devrimi, Ulusal Kurtuluş Savaşı olarak başlamış, savaşın kazanılmasından sonra ise, çağdaş medeniyet düzeyinin üstüne çıkmayı amaç edinerek, okuma yazma oranının yüzde 7-8'ler dolayında bulunduğu ve padişah-kul, ilişkisini sürdüren ümmet konumundaki bir toplumu köklü yenilik ve değişimlerle bütünüyle çağa taşıyacak olan bir aydınlanma, çağdaşlaşma eylemidir.

Anadolu Ulusal Devrimi'nin ilk hareket kaynağı, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'dir.

Anadolu Ulusal Devriminin özünün, değerinin ortaya konulabilmesi için, kapsamlı bir anlatım yerine, M. Kemal'in çok sayıda konuşmalarından yalnızca üç tanesini vermek burada yeterli görülmektedir:

-" Efendiler; yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı; Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve tüm anlamı ve görünüşleri ile uygar bir toplum durumuna getirmektir. Devrimin temel ilkesi budur... ( Kastamonu, 30 Ağustos 1925 )

-" Türk devrimi nedir. Bu devrim, sözcüğün ilk anda akla getirdiği ihtilal anlamından başka, ondan daha geniş bir değişimi ifade etmektedir. Bugünkü devletimiz çağlardan beri gelen eski biçimleri ortadan kaldıran en gelişmiş biçimdedir... Ulusun, varlığını sürdürmesi için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağlarda çağlardan beri gelen biçim ve niteliğini değiştirmiş, yani ulus, dinsel, mezhepsel bağlantı yerine, Türk ulusallığı ulusçuluğu, bağıyla bireylerini toplamıştır... Ulus, uluslar arası genel mücadele alanında kendisinin yaşam ve güç nedeni olan bilim ve araçların ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini değişmez bir gerçek olarak ilke edinmiştir... Kısaca efendiler; ulus saydığım değişimler ve devrimlerin doğal, zorunlu gereği olarak, kamu yönetiminin ve bütün yasalarının ancak dünyaya ait ihtiyaçlardan doğmuş olduğunu kavramış ve ihtiyacın değişmesi ve gelişmesiyle, durmadan değişip gelişmesi esas olan dünyaya ait bir yönetim anlayışını yaşamın şartı saymıştır. ( Ankara, 5 Kasım 1925 )

- " Arkadaşlar! Bundan sonra pek önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferleri değil, ekonomi, ilim ve kültür zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar kazandığı zaferler, memleketimizi gerçek kurtuluşa yöneltmiş sayılamaz. Bu zaferler ancak, gelecekteki zaferimiz için değerli bie ortam hazırlamıştır. Askeri zaferimizle gururlanmayalım. Yeni ilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım. ( Alaşehir, 25 Ocak 1923 )

-" Devrimler bir insanın ömrüne sığmaz. Bazen milletin ömrü bile buna yetişmez... Ben ancak kendi ömrüme sığanları başaracağım. Benden sonra gelecekler, zamanlarının gerektirdiği devrimleri başaracaktır. Ve böyle sürüp gidecektir." ( Egeli, Münir Hayri, Millet Mecmuası, 6 Kasım 1947, Cilt 4)

Anadolu Ulusal Devrimi, görülüyor ki, toplumda ve temel yönetimde dinsel kuralları, bu kurallardan kaynaklanan yasaların, anlayışların ve uygulamaların oluşturduğu düzeni reddeden; onun yerine Batı'da gelişen pozitif düşünceyi, bilime, akıla dayalı yaşam biçimini yerleştirme iddiasını ortaya koyan; asıl ereği olan düzeni kurmak, devlet ve toplum yapısını oluşturmak isteyen eylemler sürecidir.

Anadolu Ulusal Devrimi, 6 Temel İlke ile 7 bütünleyici ilkeden oluşmaktadır:

6 Temel İlke; Cumhuriyetçilik, Ulusçuluk; Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik'tir.

7 Bütünleyici İlke İse, Bağımsızlık, Ulusal Egemenlik, Ulusal Birlik ve Beraberlik ve Ülke Bütünlüğü, Yurtta Barış, Dünyada Barış, Akılcılık ve Bilimsellik, Çağdaşlaşma, İnsan ve İnsanlık Sevgisi.

2. Anadolu İnsanı ve Onu Oluşturan Felsefi Boyut:

"Anadolu İnsanı", kökü Anadolu'nun binlerce yıllık tarihinde yaşamış olan tüm kavim ve uygarlıklara uzanan, ancak son tahlilde Anadolu Humanizmasındaki insan, sevgi, dayanışma ve bilgi odaklı felsefe sistemi (dünya görüşünün) tarafından şekillendirilmiş olan bireydir.

Anadolu Hümanizmasındaki felsefe sisteminin temeli insandır, insan sevgisidir, barıştır, özgürlüktür, dayanışmadır. Bu dünya görüşünde, insanlığın, kardeşliğin, hoşgörünün yaşamsal önemi işlenmiştir. İnsan yaşamının erdemleri ortaya konulmuştur. Bu çerçevede özgürlük kavramı ön plana çıkarılmıştır. Buna göre; "özgürlük yoksa, hiç bir şeyin de anlamı yoktur. Hiç bir güzelliğin de farkına varılamaz. Oysa her bir güzelliğe değer verilmelidir. Güzellikler önemsenmelidir, sevilmelidir. Çünkü tüm güzellikler özünde, Tanrı'nın yansımasını içermektedir."

Öte yandan bu felsefe sistemi, yalnızca insan, sevgi, özgürlük, barış gibi öğeleri içermemektedir. Bunların yanında, bilginin, toprağın, üretimin, paylaşımın, dayanışmanın anlamı ve değeri bir arada, bir bütün olarak savunulmuştur. Bir diğer anlatımla bireysellik aşılmak istenmiştir. Toplumsallığa açılımın ciddi denemeleri yapılmıştır. Böylece insanı çıkış noktası yaparak insan, sevgi, dayanışma, ve bilgi odaklı bir felsefe sistemi şekillendirilmeye çalışılmıştır.

Bu felsefi düşüncenin doğduğu, savunulduğu 1200'lü yıllar dünyası dikkate alındığında, o zamanın Anadolu'sunda düşünce alanında çok ileri bir evrimin yaşanmakta olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Bu evrim sürecinde Tanrı'yı gaipte (görünmez alemde) arayan dinsel doğmalara karşı akıl (us) ön plana çıkarılmıştır.

Ne yazık ki bu evrim süreci, hem felsefe tarihi, hem de insan hakları tarihi açısından yeterince algılanamamış, dolayısıyla evrensel boyutları ile değeri gözden kaçırılmıştır. Bu evrim sürecinde farklı etnik yapılardan gelseler de, değişik dini inanç ve mezheplere sahip olsalar da, insanların yaradılışta eşit oldukları ve bu nedenle, sevgi, barış ve dayanışma içinde, eşit ve özgür yaşamaları gerektiği bilinci Anadolu'da kök salmaya başlamıştır.

Bu bilinç, yaşadığımız zaman kesitinde çağdaş sosyal demokrasinin de özünü, esasını yansıtmaktadır. Tabii bu gerçeği öncelikle bizim, yani bu coğrafyada binlerce yıl kardeşçe bir arada yaşamış, ortak bir tarih ve kültür oluşturmuş, güçlü bir kardeşlik, birlik ve dayanışma bilinci yaratmış olan Türkiye İnsanı'nın yeterince algılaması ve anlaması gerekmektedir.

Söz konusu Felsefe Sistemi'nin Anadolu'da iki temel taşı vardır. Bunlardan biri Mevlana'dır. Onun, bilgiye ne kadar önem verdiği şu sözü ile anlaşılmaktadır:

Bilgiyle uyumak, bilgisiz ibadet etmekten hayırlıdır

Mevlana'nın Özgürlük anlayışı ise şöyledir:

Ayran kasem önümde durdukça

Vallahi kimsenin balını düşünmem

Azıksızlık ölümle kulağım bursa bile
Hürriyeti kulluğa satmam ben

Anılan Felsefe Sistemi'nin Anadolu'daki eşit düzeydeki ikinci temel taşını Hacı Bektaşi Veli oluşturmaktadır. O'nun söylediği sözlerden bazıları yine yorumsuz olarak aşağıda verilmektedir.

Kadınlarınızı okutunuz.

Nefsine ağır geleni, başkasına tatbik etme.

İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.

Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayız.

Benim kabem insandır.

Ara bul.

Nefsine, hiddetine, eline, diline, beline sahip ol.

İncinirsen de incitme.

Anadolu İnsanı'nı şekillendiren felsefi boyutun daha iyi anlaşılabilmesi için farklı tarihlerde yaşamış, ancak söz konusu insan, sevgi, dayanışma ve bilgi odaklı toplumsal felsefeyi savunmuş ve geliştirmiş üç düşünürün görüşlerine kısaca da olsa değinmek gerekmektedir.

Bunlardan ilki ünlü halk ozanı Yunus Emre'dir (ölümü: 1321). Yunus düşünce kaynağını genel olarak tasavvufta, özel olarak ta Anadolu Felsefe Sistemi'nin iki temel taşı olan, Hacı Bektaşi Veli ile Mevlana'da (ölümü: 1273) bulmuştur. Bu nedenle Yunus, tasavvufun mistik anlayışının ötesinde düşünceler ortaya atmıştır. Sonuçta, insan sevgisi ile, gerçeği arama ve bulma açısından çok farklı bir noktaya varmıştır. O Tanrı'yı, insan bütünlüğünün dışına taşımamış, insanla bir arada, onun içinde bulmaya çalışmıştır.

Öte yandan Yunus'un yaşadığı dönemde Avrupa, din ve düşünce özgürlüğü açısından ortaçağın en karanlık yıllarını yaşıyordu. İnsanlar, kilise ile diğer egemen çevrelerin baskısı altında, engizisyon mahkemelerinde din adına akıl almaz işkence ve ölüm cezalarına çarptırılıyorlardır.

Yunus Emre, işte böyle bir zaman kesitinde savunduğu ve yaymaya çalıştığı felsefe sistemini şiirlerinde dile getirmiştir. O dinsel yasaklamalar başta olmak üzere, insanın gelişmesini önleyen diğer tüm yasaklamalara karşı çıkmıştır. Yasaklamaların insanın daha iyi yaşama ve daha mutlu olma olanaklarını kısıtlamakta olduğunu ileri sürmüştür. Yunus, bireyin önemi ile insanın olanaklarına verdiği değeri şu dizelerinde net bir şekilde ortaya koymuştur:

Çok aradım özledim

Yeri göğü aradım

Çok aradım bulamadım

Buldum insan içinde

Bu tılsımı bağlayan

Türlü dilde söyleyen

Yere göğe sığmayan

Sığmış bir can içinde

İnsanların bir arada gönenç ve mutlulukla yaşaması yolunun birlik, kardeşlik, dayanışma ve dürüstlükten geçtiğini öne sürmüştür. Ezilen ve yoksul insanlara sahip çıkılması ve onların savunulması gerektiğini söylemiştir.

Yunus Emre, gerçeğin gerçek dünyada olduğunu, her türlü düşüncenin ve davranış biçiminin gerçek dünyada, insanlar arası ilişkiler sonucu oluştuğunu ve bu ilişkiler sonucu değiştiğini anlatmak istemiştir. Yani gerçeği; insanın dışında, dünya yaşamının dışında, hiçbir zaman aramaya kalkışmamıştır. Akılcı olmayan kuru, boş öğütlere, soyut ahlak öğütlerine karşı çıkmıştır:

Bu dünya bir gelindir

Yeşil kızıl donanmış

İnsan böyle geline

Bakar bakar doyamaz

Yine başka bir şiirinde:

Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver onları

Bana seni gerek seni

Yunus'un şiirlerinde dile getirdiği ve özlediği, kavuşmak istediği varlık kimdir? Bu varlık dost'tur, insan sevgisidir, insan sevincidir, dayanışmadır. Buna da kavuşmuştur Yunus:

Bir ben var bende, benden içeru

Değineceğimiz ikinci düşünür Osman Gazi'nin kayınbabası Ahi Şeyhi Edebali'dir.

Edebali 13 üncü yüzyıl Anadolu'sunun ekonomik ve toplumsal yaşamında son derece önemli bir işlev gören "Ahilik Teşkilatı'nın" önde gelenlerinden biri olarak tanınmaktadır.

Bu teşkilat bilindiği gibi, çeşitli mesleklerin üretim ve çalışma koşullarını düzenleyen; zamanın bir çeşit çalışma ve sosyal güvenlik kurumu görevi üstlenmiştir.

Bireyin devlet için değil, devletin birey için varolduğu; birey ile devletin ilişkilerinde, "bireyin önde tutulması ya da bireyin devletin önüne geçirilmesi" düşüncesini hem de 13. Yüzyılda, Edebali son derece net bir şekilde ifade etmiştir:

Ey Oğul!

Şunu da unutma!
İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Öteyandan Edebali'nin devlet yönetimi, hoşgörü, dayanışma ve adalet anlayışları açısından da çağının çok ilerisinde düşünceleri savunduğu görülmektedir:

Ey Oğul! Beysin...

Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...

Güceniklik bize, gönül almak sana...

Suçlamak bize, katlanmak sana...

Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana...

Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana...

Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana...

Ey Oğul!

Bundan sonra, bölmek bize, bütünlemek sana...

Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...

Görüşlerine kısaca değineceğimiz üçüncü düşünür, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin'dir (ölümü: 1420). Şeyh Bedrettin, 1200'lü yıllar Anadolu'sunda geliştirilen felsefe sistemini, 1400'lü yılların ilk çeyreğinde bir devrim meşalesine dönüştürerek taşımaya çalışmıştır. Doğa ve insan olanaklarının gerçek kapsamları ve gerçek boyutları içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Onun savunduğu düşüncenin özünü ifade eden "ünlü söylemi" şudur:

"İlahi irade dahi, bir nesnenin (ancak) yeteneğinde olanı Allah'ın dilemesi demektir; yoksa, o nesnenin yeteneğinde olmayanı, Allah'ın istemeye yetkisi yoktur".

Bedrettin, hemen her şeyin insanlar arasında ortak, paylaşabilir ve mubah olmasını bir eşitlik ilkesi olarak görmüştür. Osmanlı toprağında yaşayan halklar arasında, din farkının kaldırılmasını ve Müslüman olmayanların da ülke topraklarından yararlanması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu çerçevede "bir toprak reformu ve buna koşut olarak dinsel bir reform" yapılmasını savunmuştur. Bedrettin her ne kadar dini bilimler okumuş olsa da, kendisi daha çok toplumun ekonomik ve sosyal yönüyle ilgilenmiştir. Öbür dünya yerine bu dünyaya yönelmiştir. Her şeyin insanda bulunduğunu, doğa ile insanın bütünlüğünü vurgularken, emeğin doğayla ilişkilerini açıklamaya çalışmıştır. Bu nedenle üretim-tüketim sorunlarıyla da yakından ilgilenmiştir. "Tanrı malı, Padişah malı" düşüncesine de karşı çıkmıştır. "yarin yanağından gayrı her şey ortak" tezini geliştirmiştir. Böylece Şeyh Bedrettin'de, üretim araçlarının mülkiyeti açısından, çok ciddi bir sosyalist düşünce anlayışının filizlenmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.

O, bilginin önemi açısından bilgisiz kişilerde sezginin de olmayacağını öne sürer. Yanılmanın esasen bilgisizlikten kaynaklandığını, oysa bilgi ve akıl ile yanlışa düşmenin mümkün olamayacağını söyler....

Bedrettin, varlık birliği denilen "Vahdet-i vücut"ta insanın tanrıyla birliği düşüncesine inanır. Bunun dışında Tanrı'nın kavranmasının güçlüğünü anlatır.

Ona göre insan, özellikleri bakımından tanrıdan bir parçadır. İnsanların yaradılışında tanrı bir yönüyle kendisini örneklemiştir. İnsanların tanrının güzelliklerini, iyiliklerini taşımaları gayet doğaldır, ve bunda hiç bir sakınca aranmamalıdır. İnsan yaradılışında, diğer varlıklardan üstün tutulmuştur. Bu nedenle insanoğlu düşünce gücü ve yetenekleri bakımından Tanrı'nın kendisine aktardığı üstün niteliklerin değerini bilmelidir, ona göre davranmalıdır.

Bedrettin akıl konusunda başka bir yaklaşım getirerek, aklın tanrıyı kavrayamayacağını ileri sürer. "Tanrı'nın kavranması aklın sınırlarını aşar. İnsanın akıl gücü Tanrının büyüklüğünü, kudretini kavramak için yeterli değildir. "

"Tanrı'nın varlığı tüm evreni tamamlar. Evrenin varlığı yine Tanrı ile varoluşundandır. İbadetin koşulu ve kuralı yoktur. Tanrı her türlü ibadeti kabul eder."

1200'lü yıllar Anadolu'sunda geliştirilen insana sevgiye, dayanışmaya ve bilgiye dayalı felsefe sistemi, ne yazık ki, 1500'lü yıllardan itibaren yerini kaderciliğe, katı ve batıl inançlara bırakmaya başlamıştır.

Ancak, Anadolu'daki insan odaklı felsefe sisteminin kökü öylesine derinlerde bulunuyordu ki, unutturulması kesinlikle söz konusu olamazdı. Çünkü, insanoğlu, insan ölçüsündeki bir uygarlığı ilk kez Anadolu'nun Ege kıyılarında kurmuştu.

Bu uygarlığın, nasıl güçlü bir düşünceye dayandığını İlk Çağın Anadoludaki unutulmaz ozanı Homeros'ta yakalıyoruz. Esasen, insanın nereden gelip nereye gittiğinin anlaşılması için mutlaka Homeros'a başvurulması zorunluluğu vardır.

Homeros'un İlyada destanında Hektor'un ölümü şu dizelerle anlatılır:

Uçtu canı gövdesinden yollandı Hades'e,

Gücünden, kaderinden koptu, gençliğine ağlaya ağlaya

Homeros, Can'nın uçtuğunu söylüyor.

Homeros'tan 2100 yıl sonra, yine Anadolu'da yaşamış olan, Koca Yunus'ta da Can uçar:

Can bedenden uçunca, menziline göçünce...

Can bir kuşa benzetilir:

Benim canım bir kuştur

Kim gövdem kafesidir

Bugün, Türkiye'de, Anadolu ve Rumeli'nin büyük kent varoşlarında, ilçelerde, kasabalarda ve kırsal alanlarda yaşayan insanımız, özünde kendilerine sevgiyi ve dayanışmayı ahlak edinmişlerdir. İnsancılığı yalnız sevgide görmeye ve sevgiden beklemeye inanmışlardır.

"Anadolu İnsanı" hakkında M. Kemalin bir önceki bölümde değinilen bir sözünü burada yinelemek gerekiyor:

"Diyarbakır'lı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu, Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep bir soyun evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bizim yeni işimiz budur. Bu damarlar, biribirini duysun ve biribirini tanısın... Bu dediğim şey gerçek olacak; çünkü gerçektir. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve bu alem, dünyaya hayret verecek, ışığı ve feyzi insanlığa saçacaktır... (26 Eylül 1932, Diyarbekir Gazetesi)

 

DUYURULAR

::Bu bölümde duyurular yer alacaktır

 
ANKARA
ANKARA